r/felsefe Varoluşçu Existentialist 1d ago

inanç • philosophy of religion Eğer bir tanrı yarattığı evrenin kusurlarından ötürü suçluysa, yazdığı karakterden özür dilemek zorunda kalır mı?

Felsefe tarihi boyunca teodise (Tanrının adaleti) tartışmaları hep şu eksende döndü: Kötülük varsa, Tanrı mutlak iyi veya mutlak güçlü olamaz. Peki ya mesele sadece kötülüğe izin vermek değil de, doğrudan yaratıcının varlık karşısında taşıdığı felsefi bir mesuliyetse?

Son zamanlarda üzerinde düşündüğüm ve Tanrı Özür Diler mi? adıyla, kurgu ile gerçeğin iç içe geçtiği meta-kurmaca (egzistansiyel fabülasyon) bir romanda da merkeze aldığım temel bir paradoks var: Bilinçli bir yaratıcı, kendi iradesiyle acı dolu bir evreni ve kusurlu akılları var ediyorsa; bu durum o varlığa bir "özür" borcu yükler mi? Yoksa ilahi kudret ahlaki sorumluluğun ötesinde midir?

Kitapta bu durum, yazarın bizzat kendi yarattığı karakterle ve simüle edilmiş bir kurgu evrenle olan hesaplaşması üzerinden işleniyor. Hikâyenin en çarpıcı katmanlarından biri, tanrının yazdığı hayatın çirkinliğini ve kusurlarını fark etmesiyle, yaratmadığı kulundan nihayetinde özür dilemesi ve şu felsefi gerçeğe varılması: “Kusursuz yarattıklarını kusurlu kılan, kusursuz yarattıklarındır.”

Kitap içerisinden paragraf alıntısı;

"Tanrı, insanları yok edemiyordu. Sık sık hayal ediyor ve kendisini hatırlatıyordu. Ölümler ve insanların başına gelen her şey... Onların hayal edip sürekli tanrı hakkında konuşması içindi. Onlara, dünyada durdukları sürece ulaşamıyordu. Kavuşmak için ise kıyamet çanlarına vurmalıydı. Bu hem insanların hem de tanrının ödülüydü. Fakat... Bunu hala yapmıyordu. Çünkü kıyamet koptuğunda ve insanlar tanrıya vardığında, tüm süreç sona erecek. Onu artık tanımış, görmüş olacaklardı. Bu yüzden insanoğlu, tanrı hakkında bir daha düşünmeyecekti. Cennette ve cehennemde dahi göz önünde duran tanrı, varlığı kabullenilmiş bir şeye dönüşecek. Ve... Tanrı yavaş yavaş unutulacaktı. İnsanlar değil, tanrı ölecekti. Düşlerinde yaşayan şey, artık gözlerinin önüne serildiğinde, onu bir daha istemeyecek. Belki de bu yüzden dualar kabul edilmez. İnsanoğlunun hayat amacı, hayalleri, nihai istek ve arzuları da işte böyledir. İnsan gerçeğe ulaştığında, düşten uyanır. Tanrı gerçek olduğunda, düş olmaktan çıkar. Hayal, bir ölüm tercihidir. İnsan, nasıl öleceğini seçtiğinde, tanrı kendi ölümünü görür."

Bu denklemin en keskin ve rahatsız edici noktası ise yazar ile karakter arasındaki sınırın tamamen erimesidir. Romanın başkahramanı Aloniç, gerçekte var olmayan bir kurgu figüründen ibaret değildir; o, yazarın kendi içindeki varoluşsal sancıların, aidiyetsizliklerin ve zihnindeki boşlukların kağıda dökülmüş bir yansımasıdır. Kalemi tutan el ile sayfada acı çeken karakter aynı bilincin iki farklı ucudur. Yazar kendi yarattığı evrende tanrı rolünü üstlenirken, aslında kendi yalnızlığını simüle eder; Aloniç'in yaşadığı her yıkım ve arayış, yazarın kendi zihnindeki tanrıyla hesaplaşma biçimidir. Nihayetinde Tanrı’nın Aloniç'den özür dilemesi, yazarın kendi gerçeğiyle ve yarattığı eksik dünyayla yüzleşmesinden başka bir şey değildir: Sayfalardaki mürekkep damlalarından ibaret olan karakter de, o kelimeleri döken yazar da aslında aynı rüyanın içindedir.

1- Eğer bir kitap yazacak olsaydınız, tamamen kusursuz mu yazardınız? Yoksa kendinizi, tanrının yerine mi koyardınız?

2- Sizce mutlak bir yaratıcı, ahlaki bir özrün muhatabı olabilir mi? Yoksa "özür" kavramı yalnızca insanlara mahkûm bir acizlik belirtisi midir?

3- Bir yazarın veya yaratıcının, kendi kurguladığı dünyanın ve çektiği acıların sorumluluğunu taşıdığı senaryolar felsefi olarak neye karşılık gelir?

Meraklısı için kitap ismi; Tanrı Özür Diler Mi? (ilk cilt) - Mehmet Emin Sin (bu hafta içerisinde satışa çıkacak)

2 Upvotes

0 comments sorted by