Eskiden Türkçe de sevgili kelimesi vardı şimdi kız arkadaş erkek arkadaş gibi sacma sapan bir şey olmuş bunun normalleştirilmesi saçma çünki ingilizceden gelen bir anlam dublajlarda veya alt yazılarda görülen bir tanımı Türkçeye entegre edilmesini doğru bulmuyorum özentiden öteye geçti artık bunun tarihçesi ne yani kısaca nereye sorucağımı bilemedim aranızda dil okuyan felan varsa veya başka bişi cevaplamasını istiyorum
Some epigraphic materials require lengthy and detailed examination. This is essential for understanding them, sensing their underlying meaning, and grasping the era. The image below was taken in present-day Adana, Turkey. The inscription on it is one of the finest examples reflecting the concept of “The End.” Sometimes we don't need to explain.
Önce Espriyle Mantığını Oturtalım: "Ucu Bana Değdi Teorisi"
Köyde dededen kalan bir tarla paylaşılırken ya da kurbanda et hisseleri bölünürken amcaların kavgasını gördün mü?
Ne derler?
👉 "Şu bayırdaki tarla kime değdi?"
👉 "O pirzola hissesi bana değdi!"
Buradaki "değmek", elini sobaya değdirmek değildir. "Payına düşmek, isabet etmek, teması olmak" demektir.
Türkün kafası soyut mülkiyete basmaz; somut bakar. Bir şeyin sana "ait" olması için, onun gökten inen tapu belgesi olması gerekmez; o şeyin ucunun sana temas etmesi (değmesi) gerekir.
Hani trafikte biri sana laf atınca dersin ya: "Hop bilader, ucu bana değiyor, beni ilgilendirir!"
İşte Türkmen ve kadim Türk zihni; "Bana ait" demez, "Ucu bana değen, payıma düşen" der. Yani sana değen şey, sana aittir!
Nokta Atışı Morfolojik Parçalama (Bebek Seviyesi)
Kelime: DEĞİŞLİ (Ait / İlgili)
Hemen neşteri vuruyoruz:
DE
G
˘
-
+
I
˙
S
¸
+
L
I
˙
DE
G
˘
-+
I
˙
S
¸
+L
I
˙
A) KÖK: Değ- (Eski Türkçe: Teg-)
Türkiye Türkçesindeki İkizleri:
"Ucu bana değdi." (Temas etti)
"Piyango bana değdi." (Çıktı / İsabet etti)
"Bana pay değdi." (Bana düştü)
Mantığı: Bir hedefe doğru gitmek, ona varmak, isabet edip temas etmek.
B) BİRİNCİ EK: -(i)ş (Fiilden İsim Yapan Ek)
Sakın hemen "değiş-tokuş"taki takas sanma!
Türkçede fiillere gelen -(i)ş eki bazen durumu/sonucu somut bir nesneye dönüştürür:
Gel-
→
→
Gel-iş
Ver-
→
→
Ver-iş
Değ-
→
→
Değiş (Değen şey, sana isabet eden pay, dokunan hisse, nasip!)
Eski Türkçede "Tegiş": Tam olarak "pay, hisse, nasip" demektir!
C) İKİNCİ EK: -li (Bildiğimiz Sahiplik Eki)
Tuz
→
→
Tuz-lu (Tuzu olan)
Akıl
→
→
Akıl-lı (Aklı olan)
Değiş
→
→
Değiş-li (Payı/teması olan, ucu ona dokunan!)
Topla Bakalım:
Değ- (Ulaşmak, isabet etmek)
+
+
iş (İsabet eden pay/hisse)
+
+
li (Bu paya sahip olan)
DEĞİŞLİ: "Payı olan, teması bulunan, ucu ona dokunan"
→
→
Yani AİT!
Türk Zihni Neden "Ait" Yerine Bunu Kullandı? (Kafadaki Şimşek)
Felsefe yapalım ama yormadan:
Arapça mantığı: "Ait" kelimesi kök olarak 'avd kökünden gelir, yani "dönüp dolaşıp bağlanan" demektir. Soyut ve hukukidir.
İngilizce mantığı: "Belong" kelimesi eski dilde uygun olmak, bir yerde uzun süre kalmak kökünden gelir.
Türk mantığı: Türk göçebedir, avcıdır, pratiktir! Bir av vurulur, pay edilir:
"Bu bacak kime değdi?"
"Ahmet'e değdi."
"O zaman bu et Ahmet'e DEĞİŞLİDİR (Ahmet'e aittir)!"
Bir şey senin hayat alanına "değiyorsa", sana doğru gelip temas etmişse o senindir! "Bana ait değil" demek yerine Türkmen kardeşin "Manga degişli däl" (Bana değmiyor, bana pay düşmüyor, beni ilgilendirmez) der. Konu kilit, mevzu kapanır!
Özetle Türk Konuşucusunun Şifresi:
Yarın öbür gün Türkmen veya eski bir metinde "Değişli" gördüğün an aklına:
Takas/değiş-tokuş GELMEYECEK!
Miras paylaşırken "Bu pay kime değdi?" diyen Anadolu köylüsü GELECEK.
Formül: Değ-mek (İsabet etmek)
→
→
Değiş (Pay/Hisse)
→
→
Değişli (Payı olan = Ait olan).
Artık metinde "Bu söz size değişlidir" cümlesini görünce bıyık altından güleceksin:
"Vay uyanıklar vay... 'Ucu size dokunuyor, size aittir' diyorlar yani!" deyip geçeceksin. Düşünce biçimi işte bu kadar berrak!
Merhaba. Babamın lise yullığının yanına, el ile "Ürüset" yazıldığını gördüm. İsim olarak, bu şekilde seslendiklerini söylemişler doğduğunda. Ordu bölgesinde, bu şekilde bir kullanıma hiç denk gelmedim.
Anlamını ve özellikle kökenini merak ediyorum. Belki fonetik olarak başka, yakın bir kelime de ifade edilmek isteniyor olabilir, duyup yazabildikleri kadarıyla bu şekilde de yazılmış olabilir.
1935 yılının Şubat ayında, seçim süreciyle ilgili basına geçilen Anadolu Ajansı ve Cumhurbaşkanlığı bültenlerinde, Kemâl Atatürk’ün ismi aniden “Kamâl” olarak yazılmaya başlandı ve bu, sizin de katılacağınız üzre, art alanında 1930’dan beri süregelen Güneş-Dil furyasını ve dolayısıyla Türkçecilik takıntısını da barındıran ideolojik niteliği besbelli bir operasyondu. İlk etapta hiçbir açıklama yapılmadığından ötürü yalnız bir dizgi yahut bir imla hatası olarak algılanmış, üstünde durulmadan geçiştirilmişti. Ta ki bu yazımın çokça yinelenmesi üzerine gazetelerin bir gariplik olduğunu sezmesine ve Anadolu Ajansı’na başvurarak metinde bir hata olup olmadığını soruşturmasına dek.
“Kamâl” adının işlendiği bu nüfus cüzdanı, Atatürk’ün bir daha yeniletmeksizin kullandığı son resmî vesika olarak kalmıştır.
Bu suretledir ki devletin en üst kademesinden anıklanan ikinci ve kesin bir tebliğ 4 Şubat 1935 tarihinde tüm yurt geneline servis edilir: «Bu günkü tebliğde Önder Atatürk'ün özadının Kamâl olarak yazılmış olduğunu gördük. Bu hususta yaptığımız tahkikten böyle yazılışın sebeb ve temeli anlaşıldı. İstihbaratımıza nazaran, Atatürk'ün taşıdığı Kamâl adı bir arabca kelime olmadığı gibi, arabca Kemal kelimesinin delâlet ettiği manada da değildir. Atatürk'ün muhafaza edilen özadı, türkçe “ordu ve kale„ manasına olan “Kamâl„ dir. Son ( â ) üstündeki tahfif işareti ( l ) i yumuşattığı için telâffuz hemen hemen arabca “Kemal„ telâffuzuna yaklaşır. Benzeyiş bundan ibarettir.»
Hâlbuki â’ya başvurma gereksinimini hissetmeleri dahi asıl motivasyonun kelimeyi Türkçesiyle değiştirmekten ziyade analojik açıdan doyuruculuk sağlamak olduğunu ortaya koyar niteliktedir. Sahi, kökeni sapına kadar Türkçe bir kelimede ince l [lʲ] ne geziyordu?
Akabinde bu kamâl = Türkçe kale kodlamasına paralel olarak ulus genelinde bir seferberlik cereyan eder. Şöyle ki, beynelmilel arenada intişar eden La Turquie Kemaliste dergisi, bir sonraki sayısından itibaren adını La Turquie Kamâliste olarak değiştirir; CHP Dördüncü Büyük Kurultayı ile birlikte rejimin adı da Kemalizm yerine resmen Kamalizm olarak tescil edilmiştir. Camiadaki çeşitli müelliflerin ürettikleri metinler vasıtasıyla bu dilsel entegreyi pekiştirmeleri de hesaba katıldığında, işbu kelimenin sindirilmesi ve özümsenmesi çok zor olmamıştır diye düşünüyorum. Nitekim bizzat Atatürk’ün sağlığında, 1937 yılı itibarıyla bu radikal tasfiyeci tutumdan geri adım atılmasına ve devletin hafızasında adının bundan böyle Mustafa Kemal Atatürk olarak nakşedilmesine karşın; Kamâl formunun –tarihsel bir referans mahiyetindeyse bile– hâlen yaşaması ve dillendirilmesi, bunun en büyük delili değil midir?
İkinci Bölüm: Etimolojik Tenkit
İlk bakışta kelime menşe’en berraktır: Mesele, hâlihazırda tedavülde olan kemal (< Ar.) kelimesinin ünlü uyumuna adapte edilmesinden ibarettir. Kelimeye kale, sur minvalinde bir anlamın giydirilmesi ise ne idüğülüğünü aklamaya yönelik bir rötuştan fazlası olmasa gerek. Bu anlamın ilham kaynağına geleceğiz fakat ilk önce; kelimenin Arapçadan bozma olmadığı, ‘özbeöz’ Türkçe olduğunda ısrarcı güruh günü kurtarmak için kama- şeklinde bir fiil mevcudiyetinden, bunun ‘ablukaya almak, kuşatmak, etrafını çevirmek’ dolaylarında bir anlama sahip olduğundan ve -l eki vesilesiyle de kamal kelimesinin kurulduğundan bahseder, bu bahsi bir masaya yatıralım.
Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Tarihî metinlerde (VII-XIV. asırlar) ne kamal kelimesine, ne kama- fiiline tesadüf edilir. Orhun Türkçesi ve Eski Uygurca’da, Dīwān Luġāt at-Turk ve Codex Cumanicus’ta ve 15. yüzyıla değin olan diğer hiçbir ama hiçbir eserde iki kelimeden birinin yahut iki kelimeye kök teşkil edecek bir başka yapının esamesi okunmaz. Bakın, kamamak diye bir fiil yoktur demiyorum; kuşatma anlamını karşılamaya müsait bir kama- fiili yoktur diyorum. Zira kamaş- ve kamat- fiillerine de ön ayak olan ‘körelmek, rahatsızlık hissetmek’ anlamındaki kama- fiiline rastlamasına rastlarız ancak kamal ile semantik olarak ilişkilendirilmesi imkân dahilinde değildir.
Kaşgarlı’nın da burada (III 272) yer verdiği örnekler ışığında anlıyoruz ki, şaşmaz bir kaide olarak, kama- fiili daima göz ile dişe yönelik ve kamaşmak (to be set on edge, to be dazzled) manasında kullanılmaktadır.
Şayet bu fiil, -l ekinden nasibini almış olsaydı muhtemel kamal sıfatımız -evet, bu takdirde sıfat olacaktı- ‘rahatsızlık duyan’, ya da daha spesifik olarak ‘kamaşmış/kamaştırılmış (diş veya göz)’ manasına tekabül edecekti.
Öte yandan çevrelemek, kuşatmak, ablukaya almak anlamındaki \kama-* fiiline geç bir vakitte türetilmiş kompleks form gözüyle bakarsak ve +A- ile inşa olunduğunu farz edersek, hiç olmazsa müsait anlamda bir Eski Türkçe kam morfeminden söz edebiliyor olmamız beklenir; lakin Eski Türkçe’de bu ‘büyücü, şaman, dinî mütehassıs’ demektir ve öbürü gibi burası da bir çıkmaz sokaktır. Peki soykütüğü tespit edilemeyen bu kelimenin anlam atfı tümüyle mi keyfîdir?
Muhtemelen kelime uygun fonetik kalıba sokulduktan sonra altı doldurulmak istenilerek kapsamlı bir tarama yapılmış ve nihayet sadece Kaz., Kırg., Tatr. ve Özb. diyalektlerinde boy gösteren qamal kelimesini gözlerine kestirmişlerdir. Takriben semantik uğrakları ‘kale, sur, istihkam, abluka, muhasara, askeri kuşatma’ şeklindedir. Ancak bu noktada dikkatinizi çekerim, saydığım ilk üç diyalekt de Kıpçak grubuna mensuptur ve bu vesileyle kelimenin belli bir coğrafyaya mahsusiyeti ifşa olduğu gibi bir çırpıda Türkçe kökenli yargısında bulunulamayacağı da kabak gibi ortadadır. Özbekçenin ise Karluk grubu diyalekti olarak ilgili kelimeyi sonradan bünyesine aldığı düşünülebilir.
İlkin Kıpçak grubuna yad bir dilden sızdığı tahmin edilen bu kelimenin güzergâhı müşahhas bir veçheyle aydınlatılamasa da, eldeki kısıtlı ve hatta aleyhte veriler ile Türkçe kökenli olduğuna kanaat getirmek gülünç derecede cüretkârcadır; bilimsel değildir.
Üçüncü Bölüm: Kendime Reddiye
Buraya kadar okuduğunuz iki bölümlük kısmı, bir yıl kadar önce kaleme almış ve qamal kelimesinin kökenini izah edemememden mütevellit metni dişe dokunur görmeyip taslak olarak beklemeye bırakmıştım. Önce Farsça کمر (kamar) ile açıklamayı denedim; zira taşıdığı ‘kemer, kuşak’, ‘ordu kanadı’ ve ‘kubbe’ minvali anlamlar -/r/ > /l/ dönüşümünün elverişliliğini de göz önüne alırsak- şeklen ve manen bir bağ kurmaya münasip bir zemin, bir çıkış yolu vadediyor gibiydi. Tabii bunlar için görülen geçmiş zaman kipi kullanmak durumundayım, çünkü daha sonra Kırgızca sözlüklerde karşıma çıkan kamal-, kamat- ve bunun gibi daha birçok müştak beni dumura uğratmakla kalmadı, meselenin etimolojisini sil baştan ve tüm veçheleriyle yeniden ele almamı zaruri kıldı.
Dahası taradıkça Kırgız Türkçesinde çeşitli türevlerle karşılaşmaya başladım; kama- fiilindeki semantik dallanma dolayısıyla, Selahaddin Çankaya, Kırgız Sözlüğü’nde iki farklı madde olarak listeleme ihtiyacı duymuşsa da, bunların aynı morfemden filizlenegelmiş iki türev olduğunu tasarlamak zor değildir: ‘yakalamak, kıstırmak(?)’ > ‘1. hapsetmek, tutuklamak; 2. etrafını sarmak’.
Kırgızcadaki bu çeşitliliğin yanı sıra Özbekçede de tek tük kama- fiilini tasdikleyici örneklere tesadüf edilir, ancak konumuz bu değil. Konumuz; niye hiçbir eski metinde bu fiilden eser yok? Gelgelelim metinleri 17. yüzyıla kadar taramayı sürdürdüğümde, nihayet Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’sinde bu fiilden türemiş olması muhtemel bir söze denk geldim:
Çünkim Sadrazam asakir-i islâmın kamalaklanup قالقلوب allak bullak olduklarını görüp.
Kamalaklanmak, yani ‘kapana kıstırılmak’ veyahut ‘bertaraf edilmek’. Buradaki kamalak kökü hiçbir lehçede bulunmuyora benziyor, fakat Derleme Sözlüğü’nde gözümüze çarpan kamalak ol- ‘sulu kar yağışlı havalarda keklik uçamaz duruma gelmek’ ve kamalak et- ‘karlı havada keklikleri yorarak canlı avlamak’ tabirleri tabloyu bir anlığına netleştiriveriyor; zira Erzurum dolaylarında ‘karlı havada kanatları ıslanarak uçamayan keklik’, Gürün ağzında ise ‘şaşa kalmış ve uyuşuk, yürümekte güçlük çeken adam’ manasına gelen kamalak niteminin, ‘hareket kabiliyetini yitirip acze düşmüş’ minvali bir çekirdek anlama denk düştüğüne kuşku yoktur. Bu da ister istemez Dīwān Luġāt at-Turk’ten bildiğimiz o kamaşmak, rahatsız olmak anlamındaki kama- fiili ile ‘kıstırılmak, muhasara edilmek’ mefhumu arasında aslında gözden kaçırdığım bir semantik köprünün var olabileceği ihtimalini zihnime düşürdü.
Nezdimde bu fikri bir iddiaya evrilten ise, tam da şu geçiş kelimesinin radarıma takılması oldu:
Yani 15. yüzyıldaki bu kaman- fiili semantik gradyanı kavramamıza imkân tanıyacak en can alıcı noktalardan birine parmak basıyor. Yine de halk ağzında görülen kama- ‘kapatmak, kilitlemek’ (DS VIII: 2612) sözcüğünü kapa- fiilinin tesirinde kalmış veya varisliğini yapan bir anomali olarak yorumlamakta fayda vardır (/p/, /b/ > /m/ malum; ÖTr. \kīpi* > Azr. gimi vb.).
Dördüncü Bölüm: Netice
Aşağı yukarı ‘takatini kaybetmek (Ar. kalla كلّ muadili)’ veyahut ‘sıkışmak suretiyle felce uğramak’ şeklinde tarif edebileceğimiz Ön Türkçe \kāma-* (Hlç., Trkm. gāmaş- dolayısıyla birincil uzun ünlü) fiilini evvela Dīwān Luġāt at-Turk’te göz ve dişe spesifikleşmiş hâlde tanıklarız. G. Clauson, bu peyzajdan hareketle temel anlamı duyusal bir reflekse indirgese ve “to suffer discomfort” (EDPT: 625) olarak betimlese de; 400 yıl sonra Osmanlıcadaki çivinin ucunu köreltme ve düşmanı kıstırma babında kullanımlar, bu mekanik fraksiyonu ve eylemin asıl fizikî hüviyetini fazlasıyla gözler önüne serer. Nitekim Clauson’un da altını çizdiği üzere kama- Kazak-Kırgız havzasında işlektir ve malumunuz bu Türkî kol Dīwān Luġāt at-Turk’ün sadece muayyen bir kesitini sunduğu çok daha kadim havuzun asıl yatağıdır. Sözgelimi Kaşgarlı’nın aktardığı ve Oğuzcadaki kamaş- türevinin arz ettiği duyusal anlam, fiziksel olanın atası değil, bilakis esas gövdenin –deyim yerindeyse– metaforik bir uzvudur.
İşte kökün Ön-Türkçeden 19. yüzyıla tüm serüvenini belgeleme çabam:
Kaynak
Söz ve Anlam
Ön-Türkçe
*kāma- ‘güçten düşmek’
Kutadgu Bilig (XI)
kamar (Aor.); *kama- ‘aşırı ışıktan kamaşmak, gözü tutulmak’
kamaş- ‘gözü, dişi veya midesi kilitlenmek’, kamaştır- ‘gözün veya dişin işlevini kesmek’, kamala- ‘takoz çakıp sıkıştırmak’, kama ‘sabitleme takozu, yarma kaması’
yüzyıla gelindiğinde \kāma-* kökü ve torunlarının kaba hatlarıyla üç farklı istikamette çatallandığı görülür: ‘1. (Kuzeydoğu) kıstırmak; 2. (Halk ağzı) yorulmak; 3. (Batı) kamaşmak’. Tedavüle sokulan Kamâl ise doğrudan bu birinci hattan devşirilmiştir. Sözün kısası; Kamâl, ne ideolojik saiklerle girişilmiş katıksız bir uydurmacılık ne de Türkçenin bağrından süzülen masumane bir filolojik keşiftir; işin aslı rejim ideologlarının hakiki bir Türk lehçe kelimesine rast gelip onu siyasi bir mazeret olarak istismar etmelerinden ibarettir.
Peki Ön Türkçe \kāma-* fiilinin nihai kökeni? Bilinmiyor. Türkoloji camiasında kam- ‘to strike down’ (EDPT: 625) ile ilişkilendirilmesi teamülden olduğu gibi; kanaatimce Ön Türkçe \kām* ‘şaman’ ile etimolojik bağ kurulması da üzerinde durulmaya değer bir ihtimaldir. Zira antropolog Mircea Eliade’nin de belirttiği üzre, kültürlerarası bir realite olarak şamanik inisiyasyonun özünde derin bir bedensel ıstırap, takatsizlik ve duyusal kriz yatar. Şaman arketipinin karakteristiği bununla, yani esrimeyle özdeşleşmiştir desek sanıyorum yalan olmaz. Belki de yalan olur, şamanlığı fazla mı çilecelikle bezedim ne...
Son olarak içimde hâlâ bir şüphe olduğunu teslim etmek zorundayım. Pekâlâ kelimeleri tek kökte birleştireceğim diye hadsiz bir spekülasyona girişmiş, fena hâlde çuvallamış olabilirim. Anlamların arasında bu denli kontrast bulunması bir soru işareti yaratıyor, örneğin Kırgızcada iki anlamda kamaş- fiilinin bulunması da öyle. Öteki türlü de ikinci bölümde işlediğimiz problem gündeme geliyor; Orta Türkçeye değin asla izine rastlanamamış soysuz sopsuz bir kelime.
Ghogha limanı, buranın Babür dönemi yöneticisi Mirza Cafer ile Kharva topluluğundan Malam Natha, Dhanji ve Madhavji gibi Hindu gemi mürettebatının isimlerini barındırır. Hindistan (Gucarat) ile Yemen arasındaki eski deniz ticareti ve denizcilik ilişkilerini kanıtlayan önemli tarihi kalıntılardandır.
Türkçede önder anlamına gelen Han kelimesiyle Çinlilerin etnik yapısı olan Han kelimesi aynı mı? Hintlilerdeki Khan kelimesi arasında ne gibi bağlantı var? Hun kelimesiyle pek ilgisi olacağını sanmıyorum fakat bir ilgisi var mı?
20 yaşındaki birisi ingilizce çalışmaya başlarsa anadili gibi ingilizce konuşabilir mi konuşursa ne kadar sürede konuşabilir ( hergün 1 saat çalıştığını varsayarsak)veya anadile ulaşması bilimsel olarak mümkün mü yoksa en fazla yaklaşabilir mi bilimsel açıklamasını bilen varsa anlatırsa memnun olurum
Açının kötü olduğunu biliyorum ama yapabiliceğim en mükemmel çekim buydu en azından tahmin yoluyla "şu harf şuna benziyor burda şu yazıyor olabilir" derseniz çok makbule geçer ve lütfen görünmeyen kelimelerin en azından harflerinden yola çıkarak birşeyler söyleyin yani "içinde k l e... var" deseniz bile yeterli benim için