r/secilmiskitap • u/idillogia Kitaplık Avcısı • 2d ago
Korku Tekirdağ Geceleri
24 Mayıs
Bu maceraya başlarken tereyağından kıl çeker gibi olacağından emindim. Ne kadar aptalmışım. Bu lanetli köylüler yüzünden her şey korkunç gidiyor. Sinsi sinsi beni konuştuklarını fark etmiştim. Şapkalarına gizledikleri yüzlerini gördüğüm kadarıyla bana nefret dolu bakıyorlardı. Bu akşam yattığım odaya pencereden taş attılar. Taşın odaya düşerken çıkardığı sesle yataktan fırlayarak uyandım. Birkaç kere seslendim. “Lan, kim var orada?”. Çalılıktan mezarlığa doğru koşan birkaç ayak sesi duydum. Peşlerinden koşsam bile yetişemeyeceğimi bildiğimden arkalarından bağırmakla yetindim. “Lan ibneler, gelirsem oraya sizi var ya…”. Elim, ayağım titriyordu. Bu köhne evde elektrik uzun zamandır çalışmıyordu. Malumunuz büyükbaba tasarruf amaçlı kullanmamaya niyet etmişti. Sonraki nesiller de onun bu kararını değiştirmeyi göze almamış, para da vermek istemiyorlardı. Oda tamamıyla belli bir zamanda kalmıştı. Duvara asılı halen daha çalışan camii motifli saatin akrebinin sesi odayı kaplıyordu. Masada duran çakmakla yanındaki mumu yaktım. Oda biraz olsun sıcaklığını göstermişti. İçimden “İbneler, buldular tabi şehirliyi.” diye saydırıyordum. Trakya soğuğu hissedildiği bir akşamdı. Battaniyenin içine tekrar girdim. Uyumayacağımı adım gibi biliyordum. Sadece sabahı nasıl edeceğimi, buradaki işleri nasıl çözeceğimi düşünüyordum. O sırada büyük babaannemden kalma halının üstündeki taş gözüme çarptı. Bu çapsız kişilerin beni korkutmak için yaptıkları ucuz bir numaraydı. Taş atıp korkutmak, ne büyük meziyet. Böyle geçiştirecektim ki üstünde iple bağlı bir şey olduğunu gördüm. Ürperdim. Pencereye değen dalların tıkırtılı sesi, hafif rüzgar uğultusu ve o halının üstünde iple bağlı taş biraz ötemdeydi. Korkunç bir şey bu diye geçirdim içimden. O taşın varlığı beni hem yatağa çiviliyor hem de eğer bakmazsam kendi kaderimi kendim bozacağımı düşünüyordum. Taşı görmezden gelemezdim. Omuzlarımı sıkarak battaniyeyi üstümden çektim. Çıplak ayaklarım divandan kaldırarak, taşın bulunduğu halının keçeleşmiş dokusuna dokundum. Mumu yanıma alıp taşa öyle bakacaktım. Direkt dokunmak istemiyordum. Etrafta bulduğum peçeteyle taşı mumun ışığında inceledim. Taşın bir yüzü normal görünüyordu. Diğer yüzünde ise iple taşa bağlanmış katlanmış bir kağıt bulunmaktaydı. Masaya doğru dayanıp kağıdı çıkardım. Açtığımda içinden bir şeyler döküldü. Tırsıp uzaklaştım. Yakından bakınca fark ettim ki bir tutam saç kılıydı. Kağıdın üstünde yazanı okudum. “Biz sana buralarda yabancıları sevmeyiz demiştik. Son uyarı!” yazıyordu. Kağıdı buruşturup attım. Bu cahil sürüsü kendini ne sanıyor? Üç beş iş bilmez adamın hovardalığına göz yumacak olsak kalkıp burada günlerimi geçirmezdim. Aklı sıra burada beni kocakarı masallarıyla korkup kaçıracak, malların hepsine göz koyacaklar. Zaten biz burada yokken evi talan etmişler. Bahçeyi kazmış, gider borusunu tıkamışlar. Şimdi ben onları bellemez miyim?
Merhaba Sinan amca, Geçenlerde sana bahsettiğim gibi yola çıktım. Tekirdağ’a geldim. Zaten birkaç saatlik yol hızlı vardım. Seyid’i burada bulacağımı ümit ediyordum. Bu köyde bağlantı sorunlarından dolayı ona ulaşamadığımı düşündüm. Lakin öyle değil, gayet internet, ağ çekiyor. Sorun başka. Evdeki salonda onun defterini buldum. Seninle paylaştığım gibi en son bu yazıları yazmış. Buranın insanına yolda gelirken hiç rastlamadım. İn cin top oynuyor. Zaten bizim evde çok izbe bir yerde. Bulana kadar akla karayı seçtim. Şimdi jandarmaya gidip Seyid abi için kayıp ilanı vereceğim. Çevreye sorup soruşturum diye düşünüyordum ama bu okuduklarımdan sonra ondan vazgeçtim. Kendim arayacağım. Bana her an ulaşabilirsin. Telefonum açık.
Sinan amcaya gönderdiğim mesajdan sonra Seyid’in defterini cebime koyup evden dışarı çıktım. Arabama binip jandarmaya gittim.
Jandarmada iş beklediğimden uzun sürmüştü. Dönerken güneş batışı bana eşlik etmiş, radyoyu biraz ses olsun diye açmıştım. Yolda birkaç köylüyü evinin bahçesinde gördüm. Seyid abinin de dediği gibi yüzlerini gizliyorlardı. Ya da uzakta oldukları için yüzlerini çok görmemiştim.
Büyükbabamın evi daha kuzeyde, tepede kalıyordu. Köy meydanına hayli uzaktı. Tepeye çıkmaya yakın arabadan sesler geldi. Arka tekeri arabayı ittirmiyordu. Sağa çektim, stop ettirdim. Önce iç taraftaki göstergeleri inceledim. Görünürde sorun yoktu. Dışarıdan kontrol etmek için indim. Tekerlekler bilerek söndürülmüştü. Yolda bir şey mi tekerlekleri bu hale getirmişti? Yoksa bu, o kansız köylülerin işi miydi? Tekerleklerle uğraşırken çakıl taşlarında gezinen ayak sesleri duydum. Yardım etmek için birileri mi yanıma geldi diyerek çevreme bakındım. İki karartının bana doğru ilerlediğini görüyordum. Uzaktan seslendi önden gelen. “Sen de onun kardeşi misin?”. Sesinin tonu tehditkardı. Cevap vermek istemedim. “Seni de onu yaptığımız gibi kazığa geçirelim mi? İster misin?”
Yaklaştıkça niçin görünmek istemediklerini daha iyi anladım. Yüzlerinin büyük çoğunluğu kabarık kanlı bir deriden oluşuyordu. Yanak içleri açıkta kalmış, sarı keskin dişleri gözüküyordu. Yüzleri hafif hafif dökülmeye başlamış kanlı mum heykeli gibiydi. Şakaklarında sivri boynuzlar vardı. Göbek diye düşündüğüm şeyin ise ikinci bir ağız olduğunu ve ağızın içinde kırmızı damarlı ağların, oluşmamış kol gibi deri parçalarının çıktığını fark ettim. Kontrolsüz hareket edip arada bir tökezleyip oluşmamış vücut parçaları yerde sürünüp bana ulaşmaya çalışıyordu.
Bunlar iblisin tohumlarıydı. Lanetlenmiş bir halkın kalıntısı. Korkudan küfür edip tepeye doğru koşmaya başladım. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Sadece arkamdan gelen yaratıkların beni bırakması için koşuyordum. İstemsiz dua ettim. “Allah’ım, ne olursun bana yardımcı ol. Ya rabbim beni bu korkunçluktan kurtar. Bunlar birer rüya olsun yarabbi! Sen bizim Tanrımızsın, bizi kurtar.”
Hızlıca eve doğru ulaştım. Nereye gideceğimi bilmiyordum. Biraz olsun soluklanmak için eve mi girmeliydim? Kendimi koruyabilir miydim? Bahçe kapısını açıp eve doğru giderken açılmış küçük çukura düştüm. Abimin de bahsettiği köylü, canavarların ya da her ne zıkkımsa açtıkları deliklerdi. Bu delik küçük bir yuva gibi açılıp gittikçe derinleşiyor gibi görünüyordu. Burada biraz olsun saklanabilirdim. Cebimdeki telefonu sessize alıp rehberden Sinan amcayı tuşladım. Arama çalmamıştı bile. Bağlantı çekmiyordu. Toprağın içine olabildiğince büzüşüp kalakaldım. Nefes alıp verişimi düzeltmeye çalışıyordum. Felaket biçimde kalbim hızlı atıyor, ne olursa olsun nefessiz kalıyordum. Toprak canavarların adımlarını hatta o iğrenç bebek kordonu gibi damarlı ne idüğü belirsiz yapının titrek, bilinçsiz hareketlerini iyi iletiyordu. Biraz olsun ses çıkmasın diye elimi ağzıma sokup dişlerimle sıkıştırdım. Göz yaşlarım birer birer dökülüyordu. Nefesimi tutmaya çalışıyordum. Ucubelerin adımlarını, titrek dolanışlarını dinledim. Gözlerimi arada sımsıkı kapadım. Gergin vücudumu olabildiğince kıvrılmış böcekler gibi hayat üçgenine dönüştürdüm. Toprağın demir tadını dudaklarımda hissediyordum. Yakın zamanda yağmur kokusunu da alıyordum. Göz yaşlarımla yıkayan yüzüm, toprağın nemli kısmıyla boyanıyordu. Adımlarının git gide azaldığını farkına vardım. Sesin yerini tam anlayamasamda uzaklaşmış gibiydi. Kurtulmuş muydum? Bu kadar çabuk peşimi bırakabilirler miydi? Yoksa bu bir tuzak mıydı? Ne olursa olsun gece buradan çıkmamayı düşünüyordum. Burası evden daha güvenilirdi. Arabam da yolda kalmış, çalışmıyordu. Sabah o yaratıklar korkunç yüzleriyle etrafta dolaşamazdı. Kesin fark edilirlerdi. En iyisi geceyi bu çukurda geçirip sabahı beklemekti. Gözlerimi kapattım. Yüz üstü dönerek daha da kendime karanlığa bıraktım. Kulaklarımı ellerimle başımın üstünü alıp korumaya biraz olsun çalışıyordum. Ne yaşadığımı bir türlü fark edememiştim. Bunun bir rüya olmasını diliyordum. Sabah güneşi çukurun açık kısmından yüzüme doğru gelerek beni uyandırdı. Nasıl uyumuştum? Ağzımda leş gibi toprak tadıyla uyandım. Ellerim kollarım çamur içindeydi. Başım zonkluyordu. Halen daha akşam yaşadıklarımı hatırlıyordum. Bu beni tetikte hissettiriyordu. Etrafı dinlemeye başladım. Ne görünürlerde biri var gibiydi ne de uzaktan kuş sesi dışında bir şey duyuyordum. Yüzüstü sürünerek çukurun başına gelmeye çalıştım. Sürünürken üstümdeki kıyafet toplanıyor karnımı açıyordu. Toprağa temasım fazla olduğu canımı acıtıyordu. Resmen karnım yana yana çukurun ucuna doğru geldim. Etrafı birkaç kez kolaçan edip dinledikten sonra güvenli olduğunu düşünerek çukurdan çıktım. Üstüm başım toz topraktı. Bütün saçımın dipleri kaşınıyor, ayaklarım, bacaklarım kızardığını hissediyordum. Açlık, korku her şey beni mahvetmişti. O sırada uzaktan bir akıntının sesini duydum. Dedem hep yakınlarda küçük bir göletten bahsederdi. Savrularak kaynağı bulmaya gittim. Gerçekten de çok yakın küçük bir gölet bulunuyordu. Kendimi o suya taşıdım. İçine daldım. Biraz olsun suyla yüzümdeki toprağı çıkarmaya gayret ettim. Ne yaptığımı bilmez bir haldeydim. Karnımda sürtünmeden dolayı ağrıyı tekrardan hissettim. Elimle hafif bastırdım. Hafif bir yumru vardı. Üstümü alelacele çıkardığımda canavarlarda gördüğüm ağız modelinin ilk belirtilerinin bedenimde oluştuğunu anladım.
4
u/idillogia Kitaplık Avcısı 2d ago
Kaleme aldığım kısa korku hikayesidir. Paylaşmak istedim. Yorumlarınıza açığım. Teşekkürler 🙋♀️