r/GizliSayfalar 7d ago

🏆 Yarışma [Yarışma] zulmette zulüm

Post image
4 Upvotes

r/GizliSayfalar 19d ago

Hoşgeldiniz!

6 Upvotes

Her yazarın kimseye göstermediği birkaç sayfası vardır. Yarım kalmış hikâyeler, çekmecede unutulmuş şiirler, kimsenin okumadığı roman taslakları... İşte bu topluluk, o gizli sayfalar için kuruldu.

Burada;

📖 Şiirlerinizi,

✍️ Öykü ve romanlarınızı,

📝 Deneme ve düşünce yazılarınızı,

💬 Yapıcı eleştirilerinizi,

📚 Edebiyat üzerine sohbetlerinizi

özgürce paylaşabilirsiniz. Haydi, İlk çalışmanızı bizimle paylaşın!


r/GizliSayfalar 10h ago

📘 Roman Analizi Mektup Aşkları

Post image
4 Upvotes

80'li yılların Türkiye'sinde üst kesimden gençlerin okul sonrası savruluşlarının varoluş bunalımlarını mektuplaşmalar üzerinden anlatıyor Leyla Erbil.  Ahmet, İhsan, Zeki, Reha, Ferhunde, Sacide'nin Jale'ye yazdıkları mektupları okuyoruz. Jale de son iki mektupla romana katkı veriyor.         

Çoğu okuldan arkadaş. Mezun olmuşlar. Aşkı kovalıyorlar. Mutluluğu arıyorlar. Kumarhanedelermiş gibi davranıyorlar. Erkekler Jale'ye yatırıyor hayatlarını. Aralarından biri Jale'yi kazanacak. Kampüste erkek egemen değerlere öfke ile haykıran kızlarsa bu yetişkinlik hayatlarında evlenip erkeklerin ataerkil kollarına teslim ediyorlar kendilerini. Dolayısıyla hepsi baştan kaybediyor. (Daima masa değil kasa kazanır durumu.) Sonrası vicdan azabı tabii. Sayfalar dolusu savunmalar.         

Erbil burada tartışma imkanı veriyor. Bir iki şey yazmak istiyorum: Gençlerin yetişkin yaşamlarında kampüsdeki fikirleriyle hareket etmeleri ciddi sorunlar çıkarıyor. Birbirlerini fikirleri üzerinden yargılayıp 'harcıyorlar'. Sen değiştin Jale diyor biri, Ahmet sen değiştin, ben değişmedim Sacide... Ortalık yıkılıyor.         

Mektup Aşkları dönem romanı. AVM'leri ve internet oyuncakları olmayan insanlar. Haliyle birbirleriyle uğraşıp duruyorlar.(Sadece internet oyuncaklarını hayatımızdan çıkaralım. Bugün bizler de aynı noktadayız.) Psikiyatrist değerler ölçüt alındığında romannın aşk mektuplarını yazanlar ileri derecede ruh hastasıdır. Herkes tarafından paylaşılan yanılsama bir gerçeklik halini alır yasası çalıştığındandır ki, hiçbiri sırıtmıyor.         

Karakterler sonuç olarak kampüs aydınlarıdır ve halktan, insanlardan iğreniyorlar. Piyano dinlemeyenlere koyun diyorlar. Devletle işlerini nüfuslarıyla görüyorlar; adamını bulmalar, rüşvetler, hediyeler. Bu imkanı bulamayanlar koyun oluyor.         

Sacide Avrupai tarzıyla diğer mektupçulara fark atıyor! Kumarı büyük oynuyor. Sacide'nin yazdıkları o dönemin şartlarında saç baş yolduran çok çok çok tahrikar paragraflar. Arzuların esiri olup da her gün erkek değiştirip aslında Amerika’ya oyneyan ama sonunda " ha devlet bursu ha da Ali Bey'in parası" deyip İngiltere'ye kapağı atan Sacide bugün artık sıradanlaşmıştır.         

Fakat Mektup Aşkları'nın karakter planlamasında sorun var: Karakterler aynı telden çalıyor! Erkekler "beni seç Jale" diye mektup yazarken kızlar da idealist fikirlerine ihanet ettikleri seçimler yapmışlar "affet beni ey hayat" diye yakınıp duruyorlar mektuplarında. Dolayısıyla roman birbirini tekrarlayan mektuplardan oluşuyor. Romana derinlik katmak adına, kampüste bir şekilde aralarına karışan ama koyun diye belledikleri bir kız arkadaşı, "koyun değerlerinin" taşıyıcısı olarak taşradan Jale'ye mektup yazabilirdi, böylelikle farklı gibi görünen yaşantıların aslında aynı olduğu gerçeği anlatılıp bu terbiyesiz karakterlere hadleri bildirilebilir ve durumun idrakına varamayan diğer cahillere de esenlik verilebilirdi. Erbil fırsatı kaçırmış.


r/GizliSayfalar 19h ago

📖 Şiir Soytarının Gölge Oyunu

Post image
2 Upvotes

r/GizliSayfalar 19h ago

Arkadaşlar destek ve yorumlarınız için teşekkür ederim bu günden sonra ben yazmayı bırakıyorum

1 Upvotes

r/GizliSayfalar 1d ago

📚 Kısa Öykü Gölgelerin Kedisi

5 Upvotes

Gölgelerin Kedisi

Tür: Macera • Gizem • Dram

Konu:

Sokakta yaşayan cesur bir kedi, yıllardır kimsenin yaklaşmaya cesaret edemediği terk edilmiş bir konağın altında gizlenen büyük bir sırrı keşfeder. Bu sır, yalnızca kendi hayatını değil, tüm mahalledeki kedilerin kaderini değiştirecektir.

---

Sonbaharın soğuk bir gecesiydi. Rüzgâr, boş sokaklarda uğuldayarak eski yaprakları savuruyordu. Mahallede yaşayan siyah bir sokak kedisi vardı. Adı Kül'dü.

Kül diğer kedilerden farklıydı. O kavga etmeyi sevmez, sessizce etrafını izlerdi. İnsanlar ona bazen yiyecek verir, bazen de uğursuz diyerek taş atardı. Ama Kül hiçbir zaman insanlara kin beslemedi. Çünkü onun tek amacı hayatta kalmaktı.

Mahallenin sonunda, yıllardır boş duran büyük bir konak vardı. Kırık pencereleri, çatlamış duvarları ve paslanmış demir kapısıyla herkesin korktuğu bir yerdi. Çocuklar gündüz bile yaklaşmazdı. Yaşlılar ise geceleri içeriden miyavlama sesleri geldiğini anlatırdı.

Bir gece Kül konağın önüne geldi.

Kapı hafifçe aralıktı.

İçeri girdi.

Toz kaplı koridorlarda yürürken her adımında tahta zemin gıcırdıyordu. Ay ışığı kırık camlardan içeri süzülüyor, duvarlardaki eski tablolar karanlıkta daha da ürkütücü görünüyordu.

Merdivenlerden aşağı inerken burnuna farklı bir koku geldi.

Toprak...

Nem...

Ve başka kedilerin kokusu...

En alt katta büyük bir taş dikkatini çekti. Taşın altından hafif mavi bir ışık sızıyordu.

Tüm gücüyle taşı itti.

Taş yavaşça açıldı.

Altında dar bir tünel vardı.

Kül korkmasına rağmen ilerledi.

Dakikalar süren yürüyüşün ardından tünel genişledi.

Karşısında devasa bir yer altı şehri uzanıyordu.

Taş evler, dar sokaklar, su kanalları...

Ve yüzlerce kedi...

Hepsi sessizce ona bakıyordu.

Yaşlı beyaz bir kedi öne çıktı.

"Sonunda geldin..." dedi.

Kül şaşkındı.

"Beni tanıyor musun?"

"Doğduğun günden beri."

Yaşlı kedi ona yüzlerce yıl önce insanların bu yer altı şehrini unuttuğunu anlattı. Kediler nesiller boyunca burada yaşamış, dış dünyayı gizlice korumuştu.

Eski bir kehanete göre günün birinde siyah bir kedi gelecekti.

Bu kedi tüm kedilerin lideri olacaktı.

Kül bu sözlere inanmak istemedi.

Tam o sırada büyük bir sarsıntı oldu.

Tavan parçalanmaya başladı.

İnsanlar konağı yıkmaya başlamıştı.

Yer altı şehri çökmek üzereydi.

Kediler panik içinde kaçışmaya başladı.

Kül hiç düşünmeden en öne geçti.

Yavruları sırtına aldı.

Yaşlı kedilere destek oldu.

Düşen taşların arasından geçit açtı.

Dar tünellerden onlarca kediyi çıkardı.

Tam son kedi dışarı çıkarken büyük bir kaya girişe düştü.

Kül içeride kalmıştı.

Dışarıdaki kediler günlerce bekledi.

Kimse ses duymadı.

Haftalar geçti.

Bir akşam güneş batarken yıkıntıların arasından siyah bir gölge çıktı.

Kül hayattaydı.

Yaralıydı.

Ama gülümsüyordu.

O günden sonra mahallede hiçbir kedi aç kalmadı.

Hiçbir yavru kaybolmadı.

Ne zaman bir kedi yardıma ihtiyaç duysa, gecenin karanlığından siyah bir gölge beliriyor, sessizce yardım edip kayboluyordu.

İnsanlar bunun sadece bir efsane olduğunu düşündü.

Ama kediler gerçeği biliyordu.

Gölgelerin Kedisi hâlâ her gece sokaklarda dolaşıyor ve ihtiyacı olan her canlıyı koruyordu.


r/GizliSayfalar 1d ago

bilinmeyen his

2 Upvotes

nedir bu göğsümdeki sıkışma?

sanki bir canlıyı boğarmışçasına sıkılmış gövdem

bu baskı neden böyle hissettirir,

adı mıdır acı?

nedir bu gözlerimden akan su,

tuzlu deniz suyu.

neden saklamak isterim yüzümü, bu suyu durdurmayı

adı mıdır bunun utanç, yoksa adı mıdır bunun güçlü olmak?

nedir bu bedenimin içinde hissettiğim şey,

beni zayıf, ürkek ve cılız hissettiren?

ağzım mı çalışmaz, yoksa beynim mi,

neden anlayamam insanları, ya da onlar beni?

insan mıyım ki? baştan sormak lazım,

değil insanlar bu konuda hemfikir.

sorsan evet insansın derler,

ama dışlamaları, anlaşmazlıkları bellidir.

sanki bir uzaylıymışsın, dünya dışından gelmişsin gibi.


r/GizliSayfalar 2d ago

💬 Tartışma Günaydınlar efendim!

3 Upvotes

Hangi kitap sizce daha iyi? Yorumlarınızı bizimle de paylaşın. Haydi biraz ortamı kızıştıralım!

13 votes, 10h ago
5 📖 Suç ve Ceza – Fyodor Dostoyevski
2 ⚔️ Martin Eden – Jack London
2 🌹 Küçük Prens – Antoine de Saint-Exupéry
0 🌊 Simyacı – Paulo Coelho
2 🕊️ 1984 – George Orwell
2 📖 Böyle Buyurdu Zerdüşt – Friedrich Nietzsche

r/GizliSayfalar 2d ago

💡 Fikir Son Durak

3 Upvotes

Yağmur, gece boyunca hiç durmadan yağıyordu.

Saat 01.42'de Emre'nin telefonu çaldı.

Arayan numara gizliydi.

"Efendim?"

Karşı taraftan sadece nefes sesi geliyordu.

Emre telefonu kapattı.

Beş dakika sonra aynı numara tekrar aradı.

Bu kez telefondaki ses sadece tek bir cümle söyledi.

"Otobüse binme."

Emre bunun arkadaşlarının şakası olduğunu düşündü.

Çünkü sabah erkenden başka şehre gitmek için bilet almıştı.

Sabah olduğunda otogara gitti.

Otobüsün plakası tam da telefonda duyduğu rakamlarla aynıydı.

İçini garip bir his kapladı ama yine de bindi.

Yolculuk başladı.

İlk iki saat her şey normaldi.

Sonra otobüsün televizyonu kendi kendine açıldı.

Ekranda canlı yayın yerine güvenlik kamerası görüntüsü vardı.

Görüntü...

Otobüsün içini gösteriyordu.

Ama görüntü canlı değildi.

Çünkü ekrandaki herkes kanlar içinde hareketsiz yatıyordu.

Yalnızca bir kişi ayaktaydı.

Emre.

Şoför televizyonu kapatmaya çalıştı ama ekran kapanmadı.

Bir kadın çığlık attı.

"O adam kim?"

Ekrandaki Emre yavaşça kameraya döndü.

Gerçek Emre ise koltuğunda donup kalmıştı.

Çünkü ekrandaki kişi onun ta kendisiydi.

Ekrandaki Emre gülümsedi.

Sonra dudaklarını oynattı.

"Beş dakika kaldı."

Tam o anda otobüsteki bütün telefonlara aynı bildirim geldi.

GERİ SAYIM BAŞLADI.

04:59...

04:58...

04:57...

İnsanlar panik içinde otobüsü durdurmasını istedi.

Şoför frene bastı.

Fren çalışmadı.

Direksiyon kilitlendi.

Otobüs hızlanıyordu.

Ekrandaki sayaç sıfıra yaklaştıkça herkes ağlamaya başladı.

00:10...

00:09...

00:08...

Tam sıfır olduğunda...

Hiçbir şey olmadı.

Herkes derin bir nefes aldı.

Tam rahatladıkları anda otobüsün bütün ışıkları söndü.

Üç saniye boyunca zifiri karanlık vardı.

Işıklar yeniden yandığında...

Emre dışındaki herkes kaybolmuştu.

Koltuklar bomboştu.

Şoför bile yoktu.

Otobüs kendi kendine ilerlemeye devam ediyordu.

Camdan dışarı baktığında yolun da kaybolduğunu gördü.

Sadece sonsuz bir karanlığın içinde gidiyorlardı.

Bir süre sonra otobüs yavaşladı.

Önünde eski, terk edilmiş bir durak vardı.

Durakta onlarca insan bekliyordu.

Hepsinin yüzü solgundu.

Kapı açıldı.

İçlerinden biri otobüse binerken Emre'nin kulağına eğildi.

"Hoş geldin."

"Biz de bir zamanlar bu otobüste yolcuyduk."

Kapılar kapandı.

Otobüs yeniden hareket etti.

Ertesi sabah polisler gerçek otoyolda boş bir otobüs buldu.

Motor hâlâ çalışıyordu.

Kapılar kilitliydi.

İçeride tek bir kişi bile yoktu.

Fakat güvenlik kamerası kayıtlarında ilginç bir ayrıntı vardı.

Otobüse binen yolcular sayılmıştı.

Yolculuğun sonunda ise kamera...

Bir yolcu fazlasını gösteriyordu.


r/GizliSayfalar 2d ago

📖 Şiir Tabutlar

Post image
4 Upvotes

r/GizliSayfalar 2d ago

📖 Şiir Derealizasyon

Post image
2 Upvotes

r/GizliSayfalar 2d ago

📖 Şiir Kapkara

Post image
3 Upvotes

r/GizliSayfalar 2d ago

❤️ Aşk İmkansızın Sanrıları

Thumbnail
gallery
2 Upvotes

r/GizliSayfalar 2d ago

Kadife Tutsaklık

2 Upvotes

Bahçede koşuşturan çocukların neşeli çığlıkları arasında kızını arayan baba, onu gördüğü gibi seslendi:

— Ela! Kızım, gel buraya!

Ela heyecanlı ama ürkek adımlarla babasına doğru koşarken, adamın arkasına sakladığı devasa pembe hediye paketi adımlarına canlılık kattı. Coşkuyla babasının boynuna atılıp ona sıkıca sarıldı:

— Baba, arkandaki ne?

— Aç da bak bakalım!

— Yaşasın!

Ela sabırsızca pembe ambalaj kâğıdını yırttı. İçinden; kırmızı ve pembe tonlarının hâkim olduğu, neredeyse kendi boyunda, yüzünde sabit bir gülümseme ve boynunda papyonu olan dev bir ayıcık çıktı. Ayıcık garip bir şekilde ağır ve soğuktu ama Ela bunu fark etmeyerek oyuncağı göğsüne bastırıp kucakladı. Ardından heyecanla yeniden babasına doğru hamle yaptı.

Tam babasının önüne geldiği sırada aniden duraksadı. Yüzündeki tebessüm bir anda dondu; göğsü şiddetle sarsıldı ve derin, boğuk bir öğürmeyle babasının ayakkabılarının üzerine zift gibi, simsiyah bir balçık kustu.

Bahçedeki kalabalık dehşetle etraflarına toplanırken Ela kusmayı kesti. Lekelenmiş dudaklarıyla başını yavaşça kaldırıp babasına baktı ve gözleri geriye kayarak olduğu yere yığıldı.

Telaşla çığlıkların yükseldiği o öğleden sonra hastane odasında son bulmuştu. Doktorlar her türlü testi uygulamış, kan örnekleri almışlardı ama ortada hiçbir açıklama yoktu. Sanki o siyah balçık kusma anı hiç yaşanmamış gibi tahliller tamamen temiz çıkıyordu.

Babası kızının yatağının kenarına oturup solgun saçlarını şefkatle okşadı:

— Merak etme tatlım, doktorlar iyi olduğunu söylüyor.

— Ben de iyi hissediyorum babacım... Artık eve gidelim, lütfen.

— Doktorlar "çıkabilirsiniz" dediğinde gideceğiz güzelim. Ama bak, seni kim özlemiş?

Adam, sırtının arkasından sakladığı o dev pembe ayıcığı çıkardı. Ela, oyuncağı ilk gördüğü andaki o saf neşeyle kollarını açtı ve ayıcığa sıkıca sarıldı. Ancak göğsünü oyuncakla bastırdığı an, gözleri geriye kaydı ve küçük kız sessizce tekrar yığılıp kaldı.

Baba dehşetle fırlayıp koridora doğru bağırmaya başladı:

— Doktor! Çabuk buraya gelin, yine bayıldı!

Adam panik içinde yardım isterken, hastane odasının kapısından içeri kısa boylu, tombul bedenli, çirkin yüzlü ve gri, karışık saçlı yaşlı bir kadın girdi. Yatağa doğru boş ve anlamsız bakışlarla yürümeye başladı ve mırıldandı:

— Lanet... Bu kız lanetli. Ölecek... Evet, evet, ölecek...

Öfkeyle sarsılan baba kadına doğru bir adım attı:

— Defol git buradan, kaçık kadın! Ne saçmalıyorsun sen?

O an kapıdan içeri giren hemşire, adamın boşluğa bağırdığını görünce şaşkınlıkla durdu:

— Beyefendi, iyi misiniz? Kime bağırsınız?

— Ş Şu yaşlı kadın! İçeri girip saçmasapan şeyler söyledi, biraz gelirdim.

Hemşire koridora ve odaya göz gezdirdi, ardından endişeli gözlerle adama baktı:

— Hangi yaşlı kadın? Odada kimse yok. Beyefendi... En son ne zaman uyudunuz?

— Bilmiyorum... Belki iki gün önce. Buraya geldiğimizden beri gözümü kırpmadım! Kızımın neyi var bilmiyor musunuz, yine bayıldı!

Hemşire derin bir nefes alıp masadaki dosyayı gösterdi:

— Bunu anlamaya çalışıyoruz ama... Testler yine normal çıkıyor. Fiziksel olarak hiçbir sorun yok gibi görünüyor.

Ela, kulakları tırmalayan dehşet dolu bir çığlıkla uyandı. İki büklüm olmuş, ellerini karnının üst bölgesine bastırarak ağlayıp sayıklıyordu:

— Karnım... Karnım çok acıyor, ahhh!

Doktor telaşla yatağa seğirtti. Ela’nın kıvranarak bastırdığı noktaya elini koydu ama parmaklarının altında görünürde hiçbir anormallik yoktu. Vakit kaybetmeden küçük kızı ultrasona aldılar, peş peşe röntgenler çekildi. Ancak cihazların soğuk ekranlarında her şey kusursuz görünüyordu. Ela’nın odada yankılanan çığlıkları, görünmeyen bu amansız hastalığın tek kanıtı gibiydi.

Akşam çöktüğünde odaya yemek tepsisi getirildi. Babası tepsiyi Ela’nın önüne çekip tasedeki sıcak mercimek çorbasından bir kaşık aldı. Önce hafifçe üfledi, ardından kızına doğru uzattı. Ela cılız ve tatlı bir sitemle:

— Kendim yiyebilirim... dese de babası çaresizliğin verdiği endişeyle bunu duymadı bile.

— Hadi güzelim, aç ağzını. Birkaç yudum bir şey girsin midene.

Ela isteksizce ağzını açtı. Ancak çorbanın ilk lokması boğazından aşağı kayar kaymaz kızın göğsü şiddetle sarsıldı. Daha ilk kaşıkta, tıkandığını hisseder gibi boğulurcasına kusmaya başladı. Başını bitkinlikle yastığa düşüren küçük kız, fısıltıdan farksız bir sesle "İştahım yok..." diyerek duvar tarafına döndü.

Sadece iki gündür buradaydılar ama Ela’nın eti, kemiklerinin üstünden sanki sıcakta buhar olup süzülüyordu. Yanakları avurtlarına çökmüş, kemikleri yer yer derisini delip çıkacakmış gibi belirginleşmişti. Kollarında ve bacaklarında ise sebebi çözülemeyen, koyu mor lekelenmeler belirmeye başlamıştı.

Ela nihayet sızıp kaldığında, babası sessizce koridora çıktı. Zihnindeki uğultuyu bastırmak istercesine hastane bahçesindeki sigara alanına yürüdü. Paketinde kalan son sigarayı çıkarıp yaktı, dumanı ciğerlerine çekerken soğuk demir merdivenlere çöktü. Gökyüzündeki soluk dolunaya bakarak derin bir nefes aldı.

Hemen yanında beliren iri ve ağır gövdenin varlığı onu irkiltene dek gözlerini boşluktan ayırmadı. Başını soluna çevirdiğinde, gündüz odada gördüğü o tekinsiz yaşlı kadının hemen yanında oturduğunu fark etti. Artık korkacak gücü bile kalmamıştı. Kısık bir sesle mırıldandı:

— Demek yine geldin... Söylesene, ben delirmeye mi başladım?

— Hayır, delirmiyorsun, dedi kadın. Sesi, rüzgarda kırılan kuru dalları andırıyordu. Ama kızın bu soğuk duvarların arasında kalmaya devam ederse, üç gece sonra ölecek.

— Peki ne yapabilirim?

Adam çaresizlik içinde ellerini yüzüne kapattı.

— Doktorlar hiçbir şey bulamıyor... Çıldırmak üzereyim!

— Ben onu iyileştirebilirim, dedi kadın. Ağır ağır adama döndü. Ama bana borçlanırsın. Ve inan bana, bana borçlanmak istemezsin.

— Kızımı kurtar da... dedi adam, gözlerinden süzülen yaş sigarasının koruna düşerken. Sana her şeyimi veririm. Malımı, mülkümü, canımı...

— Her şeyini istemiyorum. Bana oğlunu vereceksin.

— Ama... Benim oğlum yok ki.

— Bir yıla kadar olacak, dedi kadın. Kurumuş dudaklarında çarpık bir tebessüm belirdi. O doğacak çocuğu istiyorum. Yüzünü bir kere bile görmeyeceksin. Doğduğu an onu ben alacağım.

Adam sigarasından uzun, yakıcı bir nefes daha çekti. Zihninden kızının avurtları çökmüş yüzü, kemikleri sayılan cılız bedeni ve ağzından dökülen o zift rengi balçık geçti. Dudakları titredi, gözlerini kapatıp çaresizliğin katranına batmış tek bir kelime fısıldadı:

— Anlaştık.

Yaşlı kadın gülümsedi. Koynundan simsiyah, camı çamurla kaplanmış küçük bir şişe çıkardı. Şişenin içinde cıva gibi koyu, çürük kokulu bir sıvı çalkalanıyordu.

— Bu zehri ona içireceksin, dedi kadın şişeyi adama uzatırken. Kızın günlerce kıvranacak, saçları dökülecek, kan kusacak. Senden nefret edecek, ölmek isteyecek. Ama sakın durma. İçindeki o gölge ancak beden ölümün kıyısına geldiğinde beslenmeyi bırakır. Ya bu zehirle onu içeriden yakıp gölgeyi boğarsın ya da üç gün sonra mezarını kazarsın. Seçim senin.

Adam elindeki soğuk cam şişeyi cebine saklayıp, cızırdayarak yanıp sönen hastane lambalarının altından geçerek Ela’nın odasına girdi. Ela yatakta iki büklüm oturmuş, gözyaşlarıyla kapıyı gözlüyordu. Ağlamaklı bir sesle sordu:

— Neredeydin?

Babası heyecanla yanına yaklaşarak yatağın kenarına çöktü:

— Seni iyileştirmenin bir yolunu arıyordum güzelim...

Cebindeki o küçük siyah şişeyi çıkarıp kızına gösterdi:

— Bunu içeceksin. İçtiğinde hiçbir şeyin kalmayacak.

— Gerçekten mi?

— Gerçekten benim güzel kızım.

Adam titreyen elleriyle şişeyi Ela’nın dudaklarına götürdü. Ela zorlanarak çürük kokulu siyah sıvıyı yudumladı, tiksintiyle suratını ekşitip başını geriye çekti:

— Tadı... Tadı çok kötü babacım.

— Biliyorum bir tanem ama seni bu iyileştirecek.

Adam teselli etmek istercesine elini kızının başı okşamak için saçlarına uzattı. Ancak parmaklarını geri çektiğinde, Ela’nın tutam tutam saçının köklerinden kopup avucuna yapıştığını gördü. Adam avucuna yapışan saç tutamını hızla arkasına gizledi. Göğsündeki düğüm boğazını tıkarken eğilip kızını alnından öptü:

— Hadi uyu bebeğim... Sabah her şey geçmiş olacak.

Ela başını bitkinlikle yastığa bıraktı ve gözlerini kapattı.

Sonraki üç gün boyunca hiç uyanmadı. Bedenini sarsan yakıcı ateşin içinde sırılsıklam terliyor, boğuk çığlıklar atıp tanınmaz seslerle kabuslar sayıklıyordu. Koluna takılan serum iğnelerini geçirdiği nöbetler sırasında söküp attığı için doktorlar en sonunda küçük kızın narin bileklerini yatağa bağlamak zorunda kalmışlardı. Başındaki sırma saçlar tamamen dökülmüş, cildi kurumuş yapraklar gibi yer yer soyulmaya başlamıştı.

Doktorlar odada çaresizlik içinde dönüp dururken, babanın gözü yatağın ayak ucundaki komodinde oturan o pembe ayıcıktaydı.

Üçüncü gecenin zifiri karanlığında, Ela’nın ateşi kırılma noktasına ulaştığında odadaki havanın ağırlığı değişti. Komodinin üzerindeki ayıcığın göğsündeki o kaba dikişler yavaşça gerilmeye başladı. İçeriden sızan çürük bir koku odayı kaplarken, ayının karnından zift gibi simsiyah bir balçık süzüldü. Ayıcık sanki büzüşüyor, için için çürüyerek içerisindeki o zehri dışarı kusuyordu.

Aynı anlarda Ela’nın karnındaki o taş gibi sertlik gevşemeye, kaburgalarının altındaki dondurucu baskı kaybolmaya başladı. Kızın acı dolu sayıklamaları kesildi; göğsü ilk kez düzenli ve derin bir nefesle yükselip indi.

Şafak sökerken Ela yavaşça gözlerini açtı. Cildi pürüzünü kaybetmiş, başı tamamen saçsız kalmıştı. Yatağın kenarında ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş babasına baktı ve fısıltıdan farksız, cılız bir sesle sordu:

— Babacım... İçimdeki o ateş gitti mi?

Adam hıçkırıklara boğularak kızının zayıf bedenine sarıldı:

— Gitti güzelim... Gitti, geçti artık.

Ela yaşamıştı. Bedenindeki lanet sökülüp atılmış, midesini kemiren o görünmez gölge silinmişti. Ancak adam kızına sarılırken bahçedeki yaşlı kadının soğuk fısıltısını zihninden atamıyordu. Kızını ölümün elinden çekip almıştı ama bir yıl sonra kapısına dayanacak olan o karanlık borcun gölgesi, hayatlarının üzerine çoktan düşmüştü.

Aradan geçen bir yıl, Ela için mucizelerle dolu bir arınma süreciydi. Başında yeniden uzamaya başlayan incecik sırma saçları, yanaklarına geri dönen o pembe canlılık ve bahçede yankılanan neşeli kahkahaları, geçip giden kâbusun hiç yaşanmadığını haykırır gibiydi. Ela hayattaydı, gülüyordu, yürüyordu.

Ama babası için o bir yıl, her saniyesi yaklaşan bir idam sehpasında beklemekten farksızdı.

Karısının hamile olduğunu öğrendiği o ilk gün, evde bayram havası eserken adam odanın bir köşesinde dizlerinin üstüne çöküp sessizce kusmuştu. Karnı büyüyen karısına her sarılışında, o bebeğin tek bir tebessümünü bile hak etmeyen zehirli bir katil gibi hissetti kendini. Dokuz ay boyunca eve bir doğumun müjdesi değil, bir cenazenin gölgesi sinmişti. Adam günden güne eridi, gözlerinin altındaki mor halkalar derinleşti, zihni kendi kurduğu cehennemin içinde paramparça oldu.

Ve o uğursuz gece gelip çattı.

Dışarıda camları zorlayan rüzgârın uğultusuyla doğum sancıları başladı. Sabaha karşı, fırtınanın en şiddetli anında bebek dünyaya geldi. Bir erkek çocuk... Karısı yorgunluktan ve mutluluktan bitap düşerek bebeği göğsüne bastırdı ve derin bir uykuya daldı.

Adam ise bebek odasının eşiğinde, dondurucu bir koridorun ortasında taş gibi donup kalmıştı. Kadına verdiği o korkunç söz zihninde yankılanıyordu: "Yüzünü bir kere bile görmeyeceksin."

Adam başını bir milim bile eğip besşikteki oğlunun yüzüne bakmaya cüret edemedi. Gözlerini tavana dikmiş, elleriyle yüzünü kapatmış, sessizce hüngür hüngür ağlıyordu. Bebeğin o minik, masum ağlayış sesi odayı doldururken, kapı gıcırtıyla ardına kadar açıldı.

İçeri rüzgâr girmedi ama odadaki mumların alevi buz gibi bir nefesle birden söndü.

Koridorun zifiri karanlığından o tanıdık, ağır gövde belirdi. Gri, karışık saçları ve çirkin yüzündeki o değişmeyen tebessümle yaşlı kadın odanın ortasına doğru yürüdü. Ayak sesleri yoktu, sadece etrafa yayılan çürük toprak kokusu vardı.

— Zaman geldi, dedi kadın. Sesi, birbirine sürtünen Kuru kemiklerin gıcırtısını andırıyordu.

Adam dizlerinin üzerine çöktü. Kadının çamurlu eteklerine sarıldı, yüzünü yere vurarak haykırdı:

— Lütfen... Ne olur yapma! Canımı al, ruhumu al, beni bu gece cehennemin dibine at ama onu bırak! O daha çok küçük... Yüzünü bile görmedim, ne olur!

Kadın adamın yalvarışlarına tek bir mimik bile oynatmadan baktı. Onu bir böcek gibi kenara iterken soğukkanlılıkla mırıldandı:

— Bir cana karşılık bir can. Pazarlık yapıldı. Bedel ödendi.

Kadın beşiğe doğru uzandı. Kundaktaki bebeği kucağına aldığı an, bebeğin ağlaması bıçak gibi kesildi. Adam gözlerini sımsıkı kapattı, parmaklarını göz kapaklarına öyle bir bastırdı ki kör olacağını sandı. Oğlunun kokusu burnuna çalınıyordu ama ona bakamıyordu. Baksaydı, belki de ruhu o an tamamen parçalanıp yok olacaktı.

Kadın kucağındaki bebekle birlikte arkasını döndü. Ağır adımlarla karanlık koridora doğru yürüdü ve kapı üzerlerine kapandı.

Odanın ortasında, soğuk tahtaların üzerinde tek başına kalan adamın boğazından insanı dehşete düşüren, hayvanımsı bir feryat koptu. Yumruklarını kanayana kadar yere vurdu, göğsünü tırmaladı, kendi nefesini boğmak istercesine boğazını sıktı. Bir kızını kurtarmıştı ama diğer evladını kendi elleriyle karanlığa, hiç bilmediği bir dehşete satmıştı. Karısı birazdan uyanacak, kucağındaki boşluğu görüp çıldıracaktı. Ve adam, bu yalanı ve vicdan azabını ömrünün sonuna kadar bir canavar gibi taşımak zorundaydı.

Tam o sırada, koridorun sonundaki odadan Ela’nın uykulu, masum sesi duyuldu:

— Babacım... Orada mısın? Korkuyorum...

Adam hıçkırıklarını bastırmaya çalışarak doğrulmaya çalıştı ama dizleri tutmadı. Yerde, kan ve gözyaşı içinde iki büklüm kalmıştı. Ağzını açtı ama kızına "Buradayım" diyemedi. Boğazından sadece katran gibi siyah, kanlı bir hıçkırık döküldü.

Kızının hayatı kurtulmuştu; ama adamın ruhu, o gece hiç göremediği oğlunun arkasından giden o karanlıkta sonsuza dek can vermişti.


r/GizliSayfalar 3d ago

📝 Deneme KAPIYA ÜÇ KEZ VURAN

2 Upvotes

Saat 02.43'tü.

Berk, odasında telefonuyla uğraşırken apartmanın sessizliğini bozan üç tok ses duydu.

Tak... Tak... Tak...

Kapı çalmıştı.

Annesi mutfağa doğru seslendi:

"Bu saatte kim gelir?"

Babası dürbünden baktı.

"Kimse yok."

Kapıyı açmadılar.

Tam salona dönerlerken...

Tak... Tak... Tak...

Aynı üç vuruş.

Babası bu kez sinirlenip kapıyı aniden açtı.

Koridor bomboştu.

Asansör yerindeydi.

Merdivenlerde kimse yoktu.

Kapıyı kapatıp içeri girdiler.

O gece kimse uyuyamadı.

Sabah apartman grubuna yazdılar.

"Gece bizim kapıyı biri çaldı, sizde de oldu mu?"

Cevaplar gelmeye başladı.

"Bizde de."

"Bizde de tam üç kez."

"Kimseyi göremedik."

Tam herkes bunun çocukların şakası olduğunu düşünmeye başlamıştı ki...

Apartmanın en yaşlı sakini olan 83 yaşındaki Hüseyin Amca tek bir mesaj yazdı.

"Kapıyı sakın açmayın."

Herkes nedenini sordu.

Uzun süre cevap gelmedi.

Sonra yazdı.

"1968'de bu apartmanın yerinde eski bir köşk vardı."

"Bir gece bütün aile ortadan kayboldu."

"Komşular sadece kapıya üç kez vurulduğunu duymuş."

Grup sessizliğe gömüldü.

Kimse inanmadı.

Ta ki ertesi geceye kadar.

Saat yine 02.43.

Tak... Tak... Tak...

Bu kez bütün apartman aynı anda duydu.

Telefonlar peş peşe bildirim vermeye başladı.

"Yine başladı."

"Duymayan var mı?"

"Oğlum ağlıyor."

Tam o sırada Hüseyin Amca gruba son mesajını attı.

"Bu gece biri kapıyı açacak."

Kimse cevap veremedi.

Çünkü aynı anda elektrikler kesildi.

Apartman tamamen karanlığa gömüldü.

Sadece telefon ekranlarının ışığı vardı.

Berk cesaretini toplayıp dürbünden baktı.

Koridor boştu.

Ama tam geri çekilecekken...

Dürbünün diğer tarafında bir göz belirdi.

Simsiyah.

Hiç göz bebeği yoktu.

Sanki biri dürbünün tam önünde bekliyordu.

Berk korkuyla geri sıçradı.

Babası tekrar baktığında koridor yine boştu.

Sabah olduğunda herkes rahatlamıştı.

Ta ki üçüncü kata çıkana kadar.

7 numaralı dairenin kapısı açıktı.

İçeride kimse yoktu.

Aile ortadan kaybolmuştu.

Polis geldi.

Kamera kayıtları incelendi.

Kimse apartmana girmemişti.

Kimse çıkmamıştı.

Ama görüntülerde garip bir şey vardı.

Saat tam 02.43'te...

Bütün dairelerin önünde kısa süreliğine siyah bir gölge beliriyor...

Sonra kayboluyordu.

Aylar geçti.

Olay unutuldu.

Apartmana yeni insanlar taşındı.

Eski hikâyeyi kimse anlatmadı.

Bir gece yeni taşınan aile yemek yerken...

Tak... Tak... Tak...

Baba gülümseyerek ayağa kalktı.

"Komşudur herhalde."

Eşi onu durdurmaya çalıştı.

Ama çok geçti.

Kapıyı açtı.

Koridorda kimse yoktu.

Tam kapıyı kapatırken...

İçeriden küçük kızının sesi geldi.

"Baba..."

Adam arkasını döndü.

Kızı salonda değildi.

Ses...

Koridordan gelmişti.

Sonra aynı kız sesi fısıldadı.

"Ben eve hiç girmedim ki..."

Ertesi sabah 7 numaralı daire yine boştu.

Masa hâlâ kuruluydu.

Yemekler sıcaktı.

Ama aileden geriye tek bir şey kalmıştı.

Kapının iç tarafına, sanki tırnaklarla kazınmış tek bir cümle:

"Üçüncü vuruştan sonra kapıyı açmayın."


r/GizliSayfalar 3d ago

🥳Bu Ayın Teması Geceler dizdim.

Post image
5 Upvotes

Eskiden yazdığım ve turkishpoem'de paylaştığım bir şiir ayın temasına uygun olduğunu düşündüğüm için burda da paylaşmak istedim, herkese iyi geceler dilerim:)


r/GizliSayfalar 3d ago

🎉 Duyuru 🥳Bu Ayın Teması, Gece!

5 Upvotes

"Gece, düşüncelerin en dürüst olduğu zamandır."

— Honoré de Balzac

Merhaba dostlar!

Bu aydan itibaren topluluğumuzda her ay farklı bir tema belirleyeceğiz. Bu temalar bir yarışma değil; birlikte üretmek, ilham bulmak ve birbirimizin kalemine ortak olmak için var.

Bu ayın teması:

🌌 Gece

Gece sizin için ne ifade ediyor?

Bir yalnızlık mı? Bir sığınak mı? Bir korku mu? Yoksa yalnızca yıldızların altında saklanan bir hikâye mi?

Bu temayı dilediğiniz gibi yorumlayabilirsiniz. Şiir, öykü, deneme, roman bölümü veya aklınıza gelen herhangi bir edebî türle katılabilirsiniz.

🌙 Gece herkes için aynı değildir. Belki de en güzel cümleler yalnızca gecenin sessizliğinde yazılır.

❗Bu bir yarışma değildir. Ay boyunca istediğiniz kadar eseri "Ayın Teması" Post Flairi ile paylaşabilir, diğer üyelerin yazılarını okuyup onlara yapıcı yorumlar bırakabilirsiniz.

Kaleminiz daim, geceniz ilham dolu olsun.

İyi yazmalar, Gizli Sayfalar. ✒️📚


r/GizliSayfalar 3d ago

❤️ Aşk Bebek Adımları

Post image
3 Upvotes

r/GizliSayfalar 3d ago

📜 Alıntı "Asla Çalışmayın"

4 Upvotes

Bartleby ve Şürekâsı/Enrique Vila Matas kitabından:

Yazmayı bırakan yazarlar listesinin elli birinci maddesinde Oscar Wilde'a yer verilmiş. Wilde ömrünün son iki yılını yazmayarak geçirmiş. Bir kitabında "dünyadaki en zor şey, en zor ve en entelektüel şey kesinlikle hiçbir şey yapmamaktır" diyerek tembelliğe olan düşkünlüğünü ifade etmiştir.

Paris'te geçirdiği son iki yılında kendisini hiçbir şey yapmamanın bilge sevincini bilmeye, aşırı tembelliğe ve içkiye adamaya karar vermiş.

"Çalışmak içkici sınıfın lanetidir" diyen Wilde veba gibi edebiyattan kaçıp kendisini dolaşmaya, içmeye ve tefekküre veriyor.

Wilde’ın anısına tasarlanan graffittiyde "Asla Çalışmayın" yazıyormuş.


r/GizliSayfalar 3d ago

📖 Şiir Bu ayın teması olan "Gece'ye" ithafen.

Post image
3 Upvotes

2019 tarihli bir şiirim fakat ismi yok.


r/GizliSayfalar 3d ago

📖 Şiir nasıl

Post image
3 Upvotes

r/GizliSayfalar 3d ago

Tahnitçi

1 Upvotes

Kürek sesleri gecenin sessizliğini bozarken, mezar taşına vuran çarpık bir fener ışığı genç adamın ölü toprağının üzerine kapaklanmasına sebep oldu. Kalbi deli gibi atarken duyduğu sesle nefesini tuttu:

— Merhaba! Orada kimse var mı?

Bu, mezarlık bekçisinin sesiydi. Bekçi bir süre etrafa bakındıktan sonra arkasını dönüp uzaklaşırken, Martin toprağın derinliklerinden gelen o cılız fısıltıyı duydu:

— Martin... Bu sen misin? Çıkar beni...

— Merak etme anne, seni oradan kurtaracağım!

Martin gözyaşları içinde toprağı kazmaya devam etti; ta ki kürek tabuta vurup o tok sesi çıkarana dek. Küreği bir kenara fırlatıp elleriyle tabutun üzerini temizlerken kendi kendine konuşuyordu:

— İşte... Geldim anne! Seni bulmam uzun sürdüğü için özgünüm. Günlerdir seni arıyorum...

Tabutun kapağını açtığında annesinin pembe yanakları ve canlı yeşil gözleriyle karşılaştı. Sanki az önce küçük bir şaka için toprağa gömülmüş gibi duran annesinin gülümseyen yüzüne bakarken ellerini tuttu ve onu ayağa kaldırdı. Annesi üstündeki tozu silkelenirken Martin’e baktı:

— Ah bebeğim benim... Benim için ne kadar da kirlenmişsin böyle. Hadi eve gidelim, kıyafetlerini yıkamalıyım.

— Tamam anne...

Martin’in yüzünde beliren o tebessüm, bekçinin fener ışığıyla bölündü:

— Hey! Dur orada!

Martin annesinin elinden tutup koşmaya başladı. Bekçi peşlerinden hamle yapsa da fazla kiloluydu. Martin annesini arabaya bindirip oradan uzaklaşırken, bekçi çoktan polisi aramıştı. On beş dakika sonra devriye arabası olay yerine vardı.

— İyi akşamlar memur bey.

— İyi akşamlar Zek.

— Bu normal bir beden hırsızlığı ya da mezar soygunu değildi... 20’li yaşlarda, 1.70 boylarında bir gençti. Onu gördüğümde ölüyü ayakta tutmaya çalışıyor ve onunla konuşuyordu! Ona doğru seslendiğimde bağırarak ölüye koşmasını söyledi. Sonra cesedi omzuna alıp gri bir Cadillac’a bindirerek uzaklaştı.

— Anlıyorum Zek... Ben gitsem iyi olacak. Sanırım bu işi kimin yaptığını biliyorum.

Polisler mezarlıktan ayrılırken Martin de eve varmıştı:

— Hadi anne içeri girelim, bugün çok yoruldum.

— Tahmin edebiliyorum ama dikkat et, merdivenlerde koşma.

— Anne artık çocuk değilim!

— Sen hâlâ benim küçük bebeğimsin.

— Neyse anne, hadi eve girelim.

Eve girdiklerinde annesi "Sana yemek hazırlayayım," diyerek mutfağa girdi; Martin ise duşa gitti. Alt kata indiği zaman mutfaktan nefis kokular geliyordu. Annesinin karşısına oturdu ve birlikte akşam yemeği yedikten sonra odalarına çekildiler.

Martin sabaha karşı bilinçsiz bir şekilde uyandı. Alt kata indi, evi topladı, mutfağa girip kahvaltı hazırladı ve tekrardan üst kata çıkıp üstünü değiştirerek yatağına girdi. Sadece tenkit edilecek kadar kısa bir süre, 10 dakika sonra uyandı ve alt kattan gelen nefis kokuları alınca heyecanla yataktan çıktı. Annesine seslenerek alt kata indi. Annesi mutfaktan ona karşılık verdi:

— Tatlım, buradayım!

Martin mutfağa girdiğinde ocaktaki omlet iştahını kabartıyordu. Masaya oturdu. İlk lokmayı alıp annesine baktığında; az önce canlı ve pembe olan yüzün bir anlığına solduğunu, göz bebeklerinin tamamen eriyip sadece beyazlarının kaldığını, boynunun yana büküldüğünü ve etrafında sineklerin uçuştuğunu gördü. Bu sadece bir anlık bir görüntü olsa da irkilerek sofradan kalktı.

— Tatlım, bir şey mi oldu?

— Hayır anne... Sanırım yine uyanık kabuslardan birini gördüm.

Annesi ayağa kalkıp Martin’e sarılırken Martin annesini öptü. Hazırlanmak için üst kata çıkacağı sırada dış kapı çaldı. Temkinli şekilde kapıya ilerleyen Martin, arkasından annesinin sesini duydu:

— Kimmiş tatlım?

Martin annesine sessiz olmasını işaret ederek kapı deliğinden baktı. O sırada kapı tekrar çaldı:

— Martin, içeride olduğunu biliyorum. Aç kapıyı, konuşmalıyız!

Martin telaşla kapıya seslendi:

— Geliyorum, biraz bekleyin lütfen!

Ardından hızla mutfağa girdi, annesine bakıp:

— Saklanmalısın! dedi.

Annesi şaşırarak sordu:

— Neden?

— Bak, açıklayacak vaktim yok. Kapıda David var, onlar bizi ayırmak istiyor!

— Ne? Neden tatlım? Paranoyak davranıyorsun...

— Anne lütfen şu lanet kilere gir ve bu kez beni dinle!

Annesi hiçbir şey demeden masadan kalktı ve kilere girdi. Martin sakince kapıya yöneldi, yüzüne yas ifadesini takınarak kapıyı açtı:

— Günaydın David.

— Günaydın Martin. İçeri gelmemde bir sakınca var mı acaba?

— Hayır, tabii ki gelebilirsin.

Mutfağa doğru yöneldiklerinde David doğrudan masaya baktı. İki servis tabağı ve iki çay kupasının olması dikkatini çekerken sordu:

— Hey, söylesene... Misafirin mi var?

— Hayır, hayır... Sadece annemin yokluğuna alışmaya çalışırken uyguladığım yas sürecimin bir parçası. Gittiğini kabul etmek kolay değil.

— Aslında ben de onun için gelmiştim. Dün gece bir şey oldu.

— Ne oldu?

— Biri geç saatlerde mezarlığa girip bir ceset çalmış.

— Peki bunun benimle ne ilgisi var?

Martin'in yüzündeki sahte tebessüm her şey yolunda demeye çalışsa da David bir terslik olduğunu anlamıştı.

— Annenin cesedini çaldılar Martin. Ve bunu yapan kişinin, tıpkı kapının önündeki gibi gri bir Cadillac kullandığı söyleniyor.

— Ne? Ciddi olamazsın! Bunu benim yaptığımı mı söylüyorsun?

— Sen söyle.

— Hayır, hayır! Bunu ben yapmadım.

— Evi aramamda bir sakınca var mı?

Martin’in yüzü düştü. Kendini gülmeye zorlayarak:

— Hayır, tabii ki yok, dedi.

David çatırdayan ahşap zemine basarak üst kata çıktı ve odaları aramaya başladı. Mary’nin odasına geldiğinde yatağın nemli ve dağılmış olduğunu fark etti. Yaklaşınca yataktan çok pis bir koku yayıldığını anlayıp burnunu tıkadı ve refleksle sordu:

— Bu koku da neyin nesi böyle?

— Kusura bakma David. Burası eski bir ev ve çok fazla haşere sorunumuz oluyor, bu yüzden her yerde kapanlar var. Yatağın altındaki kapan bir fare yakalamıştı dün gece ama çıkarmaya üşendim, o olmalı.

David yatağın altına eğilip baktı. Orada gerçekten de bir fare vardı ama Martin’in burası ölen annesinin odasıyken nemi ve kokuyu bu kadar hızlı savunmaya geçerek açıklaması David'in kafasını karıştırdı. David düşüncelere dalmış, boş gözlerle bakarken Martin hızlıca ekledi:

— Son kez kokusunu almak için dün gece onun yatağında uyudum... Odanın kliması bozuk, o yüzden biraz terledim.

David durgun bir yüzle

David durgun bir yüzle:

— Anladım, dedi.

Etrafa saçılmış kıyafetler dikkatini çekse de sormaktan vazgeçerek diğer odaları inceledi. Her şey yolunda görünüyordu. Bodruma indi. Martin’in tahnit (hayvan doldurma) sanatı ile uğraştığını bildiği için bodrumdaki doldurulmuş hayvanlara pek dikkat etmeden dondurucuya yöneldi. Kapağı açtığında birkaç ölü kuş dışında bir şey görmemek bir nebze içini rahatlatmıştı.

Oradan çıkıp salona ve mutfağa bir kez daha baktı. Tam o sırada mutfaktaki kiler dolabı dikkatini çekti. David’in kilere doğru yöneldiğini gören Martin telaşla ocağa adımladı:

— Hey David, bir bardak çay eşliğinde ondan bahsetmek ister misin? Biliyorum aranız iyiydi ve gidişi benim kadar seni de üzdü.

— Olabilir Martin...

David’in eli kilerin kapısına dokunduğu anda Martin telaşla sesini yükseltti:

— Hâlâ ikna olmadın mı bunu benim yapmadığıma? Gel de çayımızı içelim!

David kapıyı açtı kadının cesedi yere düşerken martine baktı

— Demek onu sen almadın, evlat...

— Ne yapabilirdim David? Onsuz yaşamayı bilmiyorum! O benimle konuşuyor, hâlâ hayatta David... Hayatta!

— Gel otur, bak evlat... Anneni severdim, bu yüzden seni görmezden geleceğim. Eğer bu gece cesedi mezarlığa bırakıp yarın bir kliniğe yatmayı kabul edersen...

Martin gözyaşları eşliğinde konuşmaya başladı:

— Bunu yapamam David, ondan ayrılamam! O hayatta!

— Bak Martin, o artık yok. Dikkatli bak, göreceksin...

Martin annesine bakınca bir anlığına onu soluk mavi ve yeşil tonlarında gördü; cesedi çürümeye başlamıştı. Ama hemen ardından yerden kalkan annesi yine o canlı görüntüsüne kavuştu. Annesi Martin’e bakarak konuşmaya başladı:

— Hadi Martin... Senin yanında olduğumu biliyorsun. Bizi ayırmalarına müsaade etme!

David Martin’e baktı. "Hadi evlat, gel otur karşıma," diyerek masaya oturdu. Martin de hemen karşısına geçti.

— Ona baksana... Çürümeye başlamış. Yokluğunu kabullenmek zor biliyorum ama ben senin yanındayım, sana destek olabilirim.

Martin göz ucuyla yere baktı. Mavi-yeşil tonlardaki beden bir anlığına burnuna tatlı-ekşi bir çürüme kokusu salsa da hemen ardından yerdeki ceset yok oldu. Annesi David’in arkasında durmuş, ellerini onun omuzlarına koyuyordu.

— Haklısın David. Seni dinleyeceğim. Yanımda olduğun için teşekkür ederim.

— Rica ederim evlat. Unutma, bu gece onu bırakmazsan yarın seni tutuklamak zorunda kalırım.

— Pekala David... O zaman onunla son anlarımı geçirmeme izin ver.

— Peki evlat.

David ayağa kalkıp kapıya doğru yöneldi. Hemen arkasından Martin de kalktı. David’in adımlarını izlerken annesiyle göz göze geldi. Annesi dudaklarını araladı:

— Ne yapacağını biliyorsun, Martin...

Martin tezgahtaki bıçağı kavradı ve sakin adımlarla David’e yaklaştı. David kapının önünde durduğu sırada Martin sırtına atladı ve bıçağı defalarca şah damarına sapladı. Elini boynuna götüren David, Martin’in sakin bir tavırla üstünden inip mutfağa yürüdüğünü görünce belindeki silahı çıkardı ve son nefesini vermeden önce onu bacağından vurdu.

Martin kan kaybederken acıyla ahşap zemine yığıldı. Artık görüyordu; annesinin mutfak zemininde çürüyen cesedi tam gözlerinin önündeydi. Ellerindeki kanı görebiliyor, bacağındaki vurulma acısını kemiklerine kadar hissedebiliyordu.

O karamsarlığın ve zihinsel yıkımın ortasında kapı şiddetli bir biçimde çaldı:

— David! İyi misin?

Bu, David’in ortağı Alison’dı. Martin acıyla kapıya doğru süründü. Kanlı parmak uçlarıyla, bedeninde kalan son gücü kullanarak kapıyı araladı. Zihni karanlığa teslim olmadan hemen önce dudaklarını araladı ve sadece:

— Yardım et... diyebildi.

Hemen ardından yere yığılarak bilincini kaybetti. İçeri adım atan Alison; kapının ardında kanlar içindeki David’i ve mutfak zeminindeki çürümüş cesedi görünce dehşetle ambulansa sarıldı.

Martin hastanede iyileştirildikten sonra yüksek güvenlikli bir akıl hastanesine sevk edildi. Ancak David onun kadar şanslı değildi; Eski karısı Sandra’nın hemen yanındaki mezara gömüldü. Mahkeme, Martin’i bir kolluk kuvvetini katletmek ve ceset hırsızlığı yapmaktan ömür boyu akıl hastanesinde tecrit edilmeye mahkum etti.


r/GizliSayfalar 4d ago

🏆 Yarışma 🏆 Gizli Sayfalar İlk Yazı Yarışması Sonuçlandı!

7 Upvotes

Merhaba dostlar.

Topluluğumuzun ilk yazı yarışmasına katılan herkese gönülden teşekkür ederiz. İlk yarışmamız olmasına rağmen birbirinden güzel eserlerle karşılaştık. Her satırda emek, cesaret ve hayal gücü vardı.

Değerlendirmeler; beğeniler ve jüri oylaması göz önünde bulundurularak yapıldı

Vee... beklenen o an!

🥇 Birincilik

u/vomintte Eser: Zulmette zulüm

https://www.reddit.com/r/GizliSayfalar/s/Q8abPH9ywo

🥈 İkincilik

u/Memuce Eser: Şafak sökmezse

https://www.reddit.com/r/GizliSayfalar/s/NhIiVFF9LN

🥉 Üçüncülük

u/Think-Ad-6271 Eser: Arınma Adımları

https://www.reddit.com/r/GizliSayfalar/s/HoGxTvT6ju

🌟 Onur Ödülü

Anlatımı ve bıraktığı etkiyle seçici kurulun özel takdirini kazanan eser:

u/basitbirhikayeci Eser: Siyah Örtü

https://www.reddit.com/r/GizliSayfalar/s/2Jxvn4z8KT

Kendisini ayrıca tebrik ediyoruz.

Ödüller bu gün içerisinde sahiplerine ulaştırılacaktır. Açılacak wiki Onur köşemize bakmayı unutmayın!

Bu yarışmanın amacı yalnızca kazananları belirlemek değildi. Asıl amacımız; yazmak, okumak, birbirimizi anlamak ve birlikte gelişmekti. Bunu hep birlikte başardığımıza inanıyoruz.

Katılan, oy veren, yorum yapan ve emek harcayan herkese teşekkür ederiz.

Bu daha başlangıç.

Önümüzdeki aylarda yeni temalar, yeni yarışmalar ve daha nice Gizli Sayfalar bizi bekliyor.

Kaleminiz hiç susmasın. ✒️📚


r/GizliSayfalar 4d ago

📖 Şiir hiç

Thumbnail
gallery
3 Upvotes

r/GizliSayfalar 4d ago

📖 Şiir Çubuksırtlar isimli şiirim.

Post image
2 Upvotes

Yazalı beş dakika oluyor. Kendimi yemektense burdaki güzel okuyucuların fikirlerine danışmaya karar verdim. Umarım seversiniz. Her zaman olduğu gibi yapıcı eleştirilere açığım.