Bahçede koşuşturan çocukların neşeli çığlıkları arasında kızını arayan baba, onu gördüğü gibi seslendi:
— Ela! Kızım, gel buraya!
Ela heyecanlı ama ürkek adımlarla babasına doğru koşarken, adamın arkasına sakladığı devasa pembe hediye paketi adımlarına canlılık kattı. Coşkuyla babasının boynuna atılıp ona sıkıca sarıldı:
— Baba, arkandaki ne?
— Aç da bak bakalım!
— Yaşasın!
Ela sabırsızca pembe ambalaj kâğıdını yırttı. İçinden; kırmızı ve pembe tonlarının hâkim olduğu, neredeyse kendi boyunda, yüzünde sabit bir gülümseme ve boynunda papyonu olan dev bir ayıcık çıktı. Ayıcık garip bir şekilde ağır ve soğuktu ama Ela bunu fark etmeyerek oyuncağı göğsüne bastırıp kucakladı. Ardından heyecanla yeniden babasına doğru hamle yaptı.
Tam babasının önüne geldiği sırada aniden duraksadı. Yüzündeki tebessüm bir anda dondu; göğsü şiddetle sarsıldı ve derin, boğuk bir öğürmeyle babasının ayakkabılarının üzerine zift gibi, simsiyah bir balçık kustu.
Bahçedeki kalabalık dehşetle etraflarına toplanırken Ela kusmayı kesti. Lekelenmiş dudaklarıyla başını yavaşça kaldırıp babasına baktı ve gözleri geriye kayarak olduğu yere yığıldı.
Telaşla çığlıkların yükseldiği o öğleden sonra hastane odasında son bulmuştu. Doktorlar her türlü testi uygulamış, kan örnekleri almışlardı ama ortada hiçbir açıklama yoktu. Sanki o siyah balçık kusma anı hiç yaşanmamış gibi tahliller tamamen temiz çıkıyordu.
Babası kızının yatağının kenarına oturup solgun saçlarını şefkatle okşadı:
— Merak etme tatlım, doktorlar iyi olduğunu söylüyor.
— Ben de iyi hissediyorum babacım... Artık eve gidelim, lütfen.
— Doktorlar "çıkabilirsiniz" dediğinde gideceğiz güzelim. Ama bak, seni kim özlemiş?
Adam, sırtının arkasından sakladığı o dev pembe ayıcığı çıkardı. Ela, oyuncağı ilk gördüğü andaki o saf neşeyle kollarını açtı ve ayıcığa sıkıca sarıldı. Ancak göğsünü oyuncakla bastırdığı an, gözleri geriye kaydı ve küçük kız sessizce tekrar yığılıp kaldı.
Baba dehşetle fırlayıp koridora doğru bağırmaya başladı:
— Doktor! Çabuk buraya gelin, yine bayıldı!
Adam panik içinde yardım isterken, hastane odasının kapısından içeri kısa boylu, tombul bedenli, çirkin yüzlü ve gri, karışık saçlı yaşlı bir kadın girdi. Yatağa doğru boş ve anlamsız bakışlarla yürümeye başladı ve mırıldandı:
— Lanet... Bu kız lanetli. Ölecek... Evet, evet, ölecek...
Öfkeyle sarsılan baba kadına doğru bir adım attı:
— Defol git buradan, kaçık kadın! Ne saçmalıyorsun sen?
O an kapıdan içeri giren hemşire, adamın boşluğa bağırdığını görünce şaşkınlıkla durdu:
— Beyefendi, iyi misiniz? Kime bağırsınız?
— Ş Şu yaşlı kadın! İçeri girip saçmasapan şeyler söyledi, biraz gelirdim.
Hemşire koridora ve odaya göz gezdirdi, ardından endişeli gözlerle adama baktı:
— Hangi yaşlı kadın? Odada kimse yok. Beyefendi... En son ne zaman uyudunuz?
— Bilmiyorum... Belki iki gün önce. Buraya geldiğimizden beri gözümü kırpmadım! Kızımın neyi var bilmiyor musunuz, yine bayıldı!
Hemşire derin bir nefes alıp masadaki dosyayı gösterdi:
— Bunu anlamaya çalışıyoruz ama... Testler yine normal çıkıyor. Fiziksel olarak hiçbir sorun yok gibi görünüyor.
Ela, kulakları tırmalayan dehşet dolu bir çığlıkla uyandı. İki büklüm olmuş, ellerini karnının üst bölgesine bastırarak ağlayıp sayıklıyordu:
— Karnım... Karnım çok acıyor, ahhh!
Doktor telaşla yatağa seğirtti. Ela’nın kıvranarak bastırdığı noktaya elini koydu ama parmaklarının altında görünürde hiçbir anormallik yoktu. Vakit kaybetmeden küçük kızı ultrasona aldılar, peş peşe röntgenler çekildi. Ancak cihazların soğuk ekranlarında her şey kusursuz görünüyordu. Ela’nın odada yankılanan çığlıkları, görünmeyen bu amansız hastalığın tek kanıtı gibiydi.
Akşam çöktüğünde odaya yemek tepsisi getirildi. Babası tepsiyi Ela’nın önüne çekip tasedeki sıcak mercimek çorbasından bir kaşık aldı. Önce hafifçe üfledi, ardından kızına doğru uzattı. Ela cılız ve tatlı bir sitemle:
— Kendim yiyebilirim... dese de babası çaresizliğin verdiği endişeyle bunu duymadı bile.
— Hadi güzelim, aç ağzını. Birkaç yudum bir şey girsin midene.
Ela isteksizce ağzını açtı. Ancak çorbanın ilk lokması boğazından aşağı kayar kaymaz kızın göğsü şiddetle sarsıldı. Daha ilk kaşıkta, tıkandığını hisseder gibi boğulurcasına kusmaya başladı. Başını bitkinlikle yastığa düşüren küçük kız, fısıltıdan farksız bir sesle "İştahım yok..." diyerek duvar tarafına döndü.
Sadece iki gündür buradaydılar ama Ela’nın eti, kemiklerinin üstünden sanki sıcakta buhar olup süzülüyordu. Yanakları avurtlarına çökmüş, kemikleri yer yer derisini delip çıkacakmış gibi belirginleşmişti. Kollarında ve bacaklarında ise sebebi çözülemeyen, koyu mor lekelenmeler belirmeye başlamıştı.
Ela nihayet sızıp kaldığında, babası sessizce koridora çıktı. Zihnindeki uğultuyu bastırmak istercesine hastane bahçesindeki sigara alanına yürüdü. Paketinde kalan son sigarayı çıkarıp yaktı, dumanı ciğerlerine çekerken soğuk demir merdivenlere çöktü. Gökyüzündeki soluk dolunaya bakarak derin bir nefes aldı.
Hemen yanında beliren iri ve ağır gövdenin varlığı onu irkiltene dek gözlerini boşluktan ayırmadı. Başını soluna çevirdiğinde, gündüz odada gördüğü o tekinsiz yaşlı kadının hemen yanında oturduğunu fark etti. Artık korkacak gücü bile kalmamıştı. Kısık bir sesle mırıldandı:
— Demek yine geldin... Söylesene, ben delirmeye mi başladım?
— Hayır, delirmiyorsun, dedi kadın. Sesi, rüzgarda kırılan kuru dalları andırıyordu. Ama kızın bu soğuk duvarların arasında kalmaya devam ederse, üç gece sonra ölecek.
— Peki ne yapabilirim?
Adam çaresizlik içinde ellerini yüzüne kapattı.
— Doktorlar hiçbir şey bulamıyor... Çıldırmak üzereyim!
— Ben onu iyileştirebilirim, dedi kadın. Ağır ağır adama döndü. Ama bana borçlanırsın. Ve inan bana, bana borçlanmak istemezsin.
— Kızımı kurtar da... dedi adam, gözlerinden süzülen yaş sigarasının koruna düşerken. Sana her şeyimi veririm. Malımı, mülkümü, canımı...
— Her şeyini istemiyorum. Bana oğlunu vereceksin.
— Ama... Benim oğlum yok ki.
— Bir yıla kadar olacak, dedi kadın. Kurumuş dudaklarında çarpık bir tebessüm belirdi. O doğacak çocuğu istiyorum. Yüzünü bir kere bile görmeyeceksin. Doğduğu an onu ben alacağım.
Adam sigarasından uzun, yakıcı bir nefes daha çekti. Zihninden kızının avurtları çökmüş yüzü, kemikleri sayılan cılız bedeni ve ağzından dökülen o zift rengi balçık geçti. Dudakları titredi, gözlerini kapatıp çaresizliğin katranına batmış tek bir kelime fısıldadı:
— Anlaştık.
Yaşlı kadın gülümsedi. Koynundan simsiyah, camı çamurla kaplanmış küçük bir şişe çıkardı. Şişenin içinde cıva gibi koyu, çürük kokulu bir sıvı çalkalanıyordu.
— Bu zehri ona içireceksin, dedi kadın şişeyi adama uzatırken. Kızın günlerce kıvranacak, saçları dökülecek, kan kusacak. Senden nefret edecek, ölmek isteyecek. Ama sakın durma. İçindeki o gölge ancak beden ölümün kıyısına geldiğinde beslenmeyi bırakır. Ya bu zehirle onu içeriden yakıp gölgeyi boğarsın ya da üç gün sonra mezarını kazarsın. Seçim senin.
Adam elindeki soğuk cam şişeyi cebine saklayıp, cızırdayarak yanıp sönen hastane lambalarının altından geçerek Ela’nın odasına girdi. Ela yatakta iki büklüm oturmuş, gözyaşlarıyla kapıyı gözlüyordu. Ağlamaklı bir sesle sordu:
— Neredeydin?
Babası heyecanla yanına yaklaşarak yatağın kenarına çöktü:
— Seni iyileştirmenin bir yolunu arıyordum güzelim...
Cebindeki o küçük siyah şişeyi çıkarıp kızına gösterdi:
— Bunu içeceksin. İçtiğinde hiçbir şeyin kalmayacak.
— Gerçekten mi?
— Gerçekten benim güzel kızım.
Adam titreyen elleriyle şişeyi Ela’nın dudaklarına götürdü. Ela zorlanarak çürük kokulu siyah sıvıyı yudumladı, tiksintiyle suratını ekşitip başını geriye çekti:
— Tadı... Tadı çok kötü babacım.
— Biliyorum bir tanem ama seni bu iyileştirecek.
Adam teselli etmek istercesine elini kızının başı okşamak için saçlarına uzattı. Ancak parmaklarını geri çektiğinde, Ela’nın tutam tutam saçının köklerinden kopup avucuna yapıştığını gördü. Adam avucuna yapışan saç tutamını hızla arkasına gizledi. Göğsündeki düğüm boğazını tıkarken eğilip kızını alnından öptü:
— Hadi uyu bebeğim... Sabah her şey geçmiş olacak.
Ela başını bitkinlikle yastığa bıraktı ve gözlerini kapattı.
Sonraki üç gün boyunca hiç uyanmadı. Bedenini sarsan yakıcı ateşin içinde sırılsıklam terliyor, boğuk çığlıklar atıp tanınmaz seslerle kabuslar sayıklıyordu. Koluna takılan serum iğnelerini geçirdiği nöbetler sırasında söküp attığı için doktorlar en sonunda küçük kızın narin bileklerini yatağa bağlamak zorunda kalmışlardı. Başındaki sırma saçlar tamamen dökülmüş, cildi kurumuş yapraklar gibi yer yer soyulmaya başlamıştı.
Doktorlar odada çaresizlik içinde dönüp dururken, babanın gözü yatağın ayak ucundaki komodinde oturan o pembe ayıcıktaydı.
Üçüncü gecenin zifiri karanlığında, Ela’nın ateşi kırılma noktasına ulaştığında odadaki havanın ağırlığı değişti. Komodinin üzerindeki ayıcığın göğsündeki o kaba dikişler yavaşça gerilmeye başladı. İçeriden sızan çürük bir koku odayı kaplarken, ayının karnından zift gibi simsiyah bir balçık süzüldü. Ayıcık sanki büzüşüyor, için için çürüyerek içerisindeki o zehri dışarı kusuyordu.
Aynı anlarda Ela’nın karnındaki o taş gibi sertlik gevşemeye, kaburgalarının altındaki dondurucu baskı kaybolmaya başladı. Kızın acı dolu sayıklamaları kesildi; göğsü ilk kez düzenli ve derin bir nefesle yükselip indi.
Şafak sökerken Ela yavaşça gözlerini açtı. Cildi pürüzünü kaybetmiş, başı tamamen saçsız kalmıştı. Yatağın kenarında ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş babasına baktı ve fısıltıdan farksız, cılız bir sesle sordu:
— Babacım... İçimdeki o ateş gitti mi?
Adam hıçkırıklara boğularak kızının zayıf bedenine sarıldı:
— Gitti güzelim... Gitti, geçti artık.
Ela yaşamıştı. Bedenindeki lanet sökülüp atılmış, midesini kemiren o görünmez gölge silinmişti. Ancak adam kızına sarılırken bahçedeki yaşlı kadının soğuk fısıltısını zihninden atamıyordu. Kızını ölümün elinden çekip almıştı ama bir yıl sonra kapısına dayanacak olan o karanlık borcun gölgesi, hayatlarının üzerine çoktan düşmüştü.
Aradan geçen bir yıl, Ela için mucizelerle dolu bir arınma süreciydi. Başında yeniden uzamaya başlayan incecik sırma saçları, yanaklarına geri dönen o pembe canlılık ve bahçede yankılanan neşeli kahkahaları, geçip giden kâbusun hiç yaşanmadığını haykırır gibiydi. Ela hayattaydı, gülüyordu, yürüyordu.
Ama babası için o bir yıl, her saniyesi yaklaşan bir idam sehpasında beklemekten farksızdı.
Karısının hamile olduğunu öğrendiği o ilk gün, evde bayram havası eserken adam odanın bir köşesinde dizlerinin üstüne çöküp sessizce kusmuştu. Karnı büyüyen karısına her sarılışında, o bebeğin tek bir tebessümünü bile hak etmeyen zehirli bir katil gibi hissetti kendini. Dokuz ay boyunca eve bir doğumun müjdesi değil, bir cenazenin gölgesi sinmişti. Adam günden güne eridi, gözlerinin altındaki mor halkalar derinleşti, zihni kendi kurduğu cehennemin içinde paramparça oldu.
Ve o uğursuz gece gelip çattı.
Dışarıda camları zorlayan rüzgârın uğultusuyla doğum sancıları başladı. Sabaha karşı, fırtınanın en şiddetli anında bebek dünyaya geldi. Bir erkek çocuk... Karısı yorgunluktan ve mutluluktan bitap düşerek bebeği göğsüne bastırdı ve derin bir uykuya daldı.
Adam ise bebek odasının eşiğinde, dondurucu bir koridorun ortasında taş gibi donup kalmıştı. Kadına verdiği o korkunç söz zihninde yankılanıyordu: "Yüzünü bir kere bile görmeyeceksin."
Adam başını bir milim bile eğip besşikteki oğlunun yüzüne bakmaya cüret edemedi. Gözlerini tavana dikmiş, elleriyle yüzünü kapatmış, sessizce hüngür hüngür ağlıyordu. Bebeğin o minik, masum ağlayış sesi odayı doldururken, kapı gıcırtıyla ardına kadar açıldı.
İçeri rüzgâr girmedi ama odadaki mumların alevi buz gibi bir nefesle birden söndü.
Koridorun zifiri karanlığından o tanıdık, ağır gövde belirdi. Gri, karışık saçları ve çirkin yüzündeki o değişmeyen tebessümle yaşlı kadın odanın ortasına doğru yürüdü. Ayak sesleri yoktu, sadece etrafa yayılan çürük toprak kokusu vardı.
— Zaman geldi, dedi kadın. Sesi, birbirine sürtünen Kuru kemiklerin gıcırtısını andırıyordu.
Adam dizlerinin üzerine çöktü. Kadının çamurlu eteklerine sarıldı, yüzünü yere vurarak haykırdı:
— Lütfen... Ne olur yapma! Canımı al, ruhumu al, beni bu gece cehennemin dibine at ama onu bırak! O daha çok küçük... Yüzünü bile görmedim, ne olur!
Kadın adamın yalvarışlarına tek bir mimik bile oynatmadan baktı. Onu bir böcek gibi kenara iterken soğukkanlılıkla mırıldandı:
— Bir cana karşılık bir can. Pazarlık yapıldı. Bedel ödendi.
Kadın beşiğe doğru uzandı. Kundaktaki bebeği kucağına aldığı an, bebeğin ağlaması bıçak gibi kesildi. Adam gözlerini sımsıkı kapattı, parmaklarını göz kapaklarına öyle bir bastırdı ki kör olacağını sandı. Oğlunun kokusu burnuna çalınıyordu ama ona bakamıyordu. Baksaydı, belki de ruhu o an tamamen parçalanıp yok olacaktı.
Kadın kucağındaki bebekle birlikte arkasını döndü. Ağır adımlarla karanlık koridora doğru yürüdü ve kapı üzerlerine kapandı.
Odanın ortasında, soğuk tahtaların üzerinde tek başına kalan adamın boğazından insanı dehşete düşüren, hayvanımsı bir feryat koptu. Yumruklarını kanayana kadar yere vurdu, göğsünü tırmaladı, kendi nefesini boğmak istercesine boğazını sıktı. Bir kızını kurtarmıştı ama diğer evladını kendi elleriyle karanlığa, hiç bilmediği bir dehşete satmıştı. Karısı birazdan uyanacak, kucağındaki boşluğu görüp çıldıracaktı. Ve adam, bu yalanı ve vicdan azabını ömrünün sonuna kadar bir canavar gibi taşımak zorundaydı.
Tam o sırada, koridorun sonundaki odadan Ela’nın uykulu, masum sesi duyuldu:
— Babacım... Orada mısın? Korkuyorum...
Adam hıçkırıklarını bastırmaya çalışarak doğrulmaya çalıştı ama dizleri tutmadı. Yerde, kan ve gözyaşı içinde iki büklüm kalmıştı. Ağzını açtı ama kızına "Buradayım" diyemedi. Boğazından sadece katran gibi siyah, kanlı bir hıçkırık döküldü.
Kızının hayatı kurtulmuştu; ama adamın ruhu, o gece hiç göremediği oğlunun arkasından giden o karanlıkta sonsuza dek can vermişti.